Askeri yönetim altındaki Pakistan, her sabah yeni bir kriz haberiyle uyanan bir ülke haline gelmiştir. Görünüşe göre bu ülke bir girdaba düşmüş ve kendini kurtarmak için çırpındıkça daha da derine batmakta. Ancak meseleye yakından bakarsak, bu krizlerin artık kaza olmadığını, yapısal ve sürekli bir duruma dönüştüğünü görürüz. Ekonomiden güvenliğe, siyasetten toplumsal işlere kadar bu ülkedeki her şey birbirine dolaşmış ve bu, kaotik, kasvetli bir durum tablosu çizmekte.
Pakistan ekonomisi yıllardır yalnızca dış yardım ve bitmek bilmeyen, arka arkaya gelen borçlarla ayakta kalmaktadır. Bu ülke şimdi IMF ile 24 anlaşma yapmış durumda ve fonun en son programı bile yalnızca geçici bir ağrı kesici; hastalığı iyileştirmeden acıyı dindiren bir şey. Ekonomik büyüme yüzde 3,5’in altında; oysa iş gücü her yıl iki milyon kişi artıyor. Bu da işsiz sayısının yıldan yıla sürekli arttığı anlamına geliyor.
Verginin GSYİH’ye oranı yüzde 10 civarında; bölgede hiçbir yerde bir benzeri yok; yani hükümet kendi ekonomisinden gelir toplamayı bile başaramamaktadır. Kamu borcu GSYİH’nin yaklaşık yüzde 66’sına ulaşmıştır ve bu yıl dış borç geri ödemesi için borçlu olunan miktar 12,8 milyar dolara çıktı. Bu, Pakistan’ın her yıl yalnızca eski borcunu ödemek, yalnızca kendi ayakları üzerinde durabilmek için daha da fazla borç almak zorunda kaldığı anlamına gelir.
Pakistan’ın güvenlik durumu, artık başkentin bile güvenli olmadığı noktaya ulaşmıştır. 2025’te bu ülkede 699 saldırı kaydedildi; bu, bir önceki yıla göre yüzde 34’lük bir artış anlamına geliyor. Yalnızca bir olayda, Şubat 2026’da İslamabad’da bir Şii camiine (İmambargah) yapılan bombalı saldırıda en az 31 kişi öldü ve 169 kişi yaralandı. Aynı yılın Eylül ayında, patlayıcı yüklü bir araç Kuzey Veziristan’da bir güvenlik noktasına çarptı ve 11 kişiyi öldürdü. Mayıs ayında, Hayber-Pahtunhva (HP) vilayetinde bir saldırı 15 polis memurunu öldürdü.
Resmi rakamlar, bu takvim yılının başından beri ülke genelinde en az 860 Pakistan askeri ve polisinin öldürüldüğünü göstermekte; bu, geçen yıla göre yüzde 22’lik bir artış. Bu rakamlar tek bir şey söylemektedir: Pakistan hükümeti kendi güvenlik durumunun kontrolünü kaybetmiş durumda.
Pakistan’ın siyasi sahnesi de bir savaş alanına dönüşmüş durumda. Hapiste olan Imran Han liderliğindeki Pakistan Tahrik-i İnsaf [PTİ], 4Ekim’de ülke çapında protesto çağrısı yaptı ve hükümet protestocuları İslamabad’a sokmayacağını söyledi. Güvenlik güçleri başkente on binlerce personel konuşlandırdı ve şehre giden yolları kapattı. Aynı zamanda Imran Han’ın kız kardeşleri gözaltına alındı ve partisinin liderleri birbiri ardına kaçırıldı. HP’nin vilayet yetkilileri açıkça ülkenin “iç savaşa” doğru gittiğini söylüyor. Bu kilitlenme yalnızca sıradan bir siyasi anlaşmazlık değil, Pakistan’ın kendi iktidar yapısının çöküşünün bir işareti.
HP ve Belucistan gibi bölgelerde merkezi hükümetin etkili biçimde anlamlı hiçbir varlığı yok. Belçika büyükelçiliği kendi seyahat uyarısında bu bölgelere seyahatin “tamamen yasak” olduğunu söyledi ve oradaki saldırılar haftalık, hatta günlük olarak gerçekleşiyor. Bu, Pakistan’ın kendi topraklarının büyük bir kısmının hükümetin ve askeri rejimin kontrolünden kaydığı ve bu ülkenin kendi halkının bile seyahat etmeye cesaret edemediği bir yer haline geldiği anlamına geliyor.
Ancak en acı kısım şudur: Bu çaresiz askeri rejim, bu yıkıcı krizler karşısında kendini güçsüz bulduğunda, kendi halkının sorunlarını çözmeye çalışmak yerine deliliğe ve fitne çıkarmaya yönelmektedir. Pakistan askeri rejimi, DAEŞ ve “şer ve fesad grupları” gibi terörist grupları kullanarak Afganistan’ın güvenliğini istikrarsızlaştırmayı defalarca denemiştir. Bu rejimin amacı açıktır: Kendi iç krizlerini çözemiyorsa hiç olmazsa Afganistan’ın ilerlemesini ve güvenliğini engellemek ister; belki bu şekilde kendi başarısızlıklarının üzerine bir perde çekebilir.
Bu tutum yalnızca insanlık dışı ve İslam dışı değil, aynı zamanda kendi iktidarını ayakta tutmak için her suçu işleyecek bir rejimin işaretidir. Kendi başkentini bile güvence altına alamayan bir rejim, nasıl bölgenin liderliğini iddia edebilir? Bu, içten kendi krizleri tarafından canlı canlı yenmekte olan bir ülkenin acı tablosudur; ufukta hiçbir iyileşme işareti yok, ancak kendi krizleri altında çökmeden önce komşusunu da aynı karanlık çukura sürüklemek istemektedir.
Ancak şu gerçeğin farkında değiller: Afganistan artık bir zamanlar olduğu gibi sahipsiz, güçsüz ülke değil. Bu toprakların bugün gerçek sahipleri var; onlarca yıl süren zorluk ve mücadelenin ardından kendi yönetimlerini kendi ellerine almış bir halk, hiçbir gücün topraklarını, onurunu ve güvenliğini ihlal etmesine izin vermeyecektir. Açık gözlerle ve kararlı yüreklerle kendi topraklarının her karışını korumaktadırlar ve her türlü saldırganlığa ezici bir cevap vereceklerdir. Bu güvenlik ve ilerleme, bu izzet ve gurur, bu toprakların kötü niyetlilerinin ve düşmanlarının gözüne zehir olsun; hasetçilerin gözleri kör olsun ve saldırganların elleri kesilsin.


















































