Eyyub Halil
Fetih veya özgürlük, insan hayatının önemli kavramlarından biridir ve tarih boyunca bu kavrama dair çeşitli tanımlar yapılmıştır. Bazı medeniyetler özgürlüğü, bireyin arzularını gerçekleştirmesi olarak görmüş; bazıları siyasi otoritenin kısıtlamalarından kurtulmak olarak tanımlamış; diğerleri ise bunu toplumsal ve hukuki sistem çerçevesinde insan haklarıyla ilişkilendirmiştir.
İslam ise insan özgürlüğü meselesini çok daha derin ve farklı bir şekilde ele alır. İslam perspektifine göre insan, ne başka bir insanın kölesidir ne de kendi arzularının sınırsız efendisidir. Aksine, İslam insanı kulların kulluğundan kurtararak onu yalnızca Yüce Allah’ın kulu ve yeryüzünde sorumlu bir varlık yapar. Bu nedenle İslam’daki özgürlük anlayışı, tevhid, onur, adalet, sorumluluk ve ahlakla bağlantılıdır.
Allah Teala şöyle buyurmuştur:
“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan iyice ayrılmıştır.”
Bu ayet, inanç ve tercih konusunda zorlamanın reddedilmesine dair Kuran’ın en önemli temellerinden biridir. Zira insan, fıtratı gereği zorlamayı reddeder ve doğuştan gelen özgürlüğe meyleder.
İslam, özgürlüğün temelini tevhid ve imanla açıklar. İslam, teslimiyet anlamına gelir; ancak kime ve neden teslim olunacağı gibi sorular, İslam’ın ruhunu ortaya koyar. İnsanın kulluğuna ve insanların uydurduğu sahte ilahlara başkaldırmak, tek ve ortağı olmayan Yüce Allah’a teslim olmak ve yalnızca O’na boyun eğmek, İslam’ın ve özgürlüğün anlamlarındandır.
İnsan, yalnızca Allah’a kulluğu kabul ettiğinde insanların koşulsuz kulluğundan, zorbalıktan ve aşağılanmaktan kurtulmanın manevi temelini bulur.
İslam perspektifinden gerçek özgürlük, insanın her istediğini yapabilmesi değil, hayat yolunu hak, akıl, ahlak ve batıla karşı sorumluluk çerçevesinde seçmesidir. Bu nedenle İslam, özgürlüğü sorumluluktan ayırmaz. Dolayısıyla İslam’daki özgürlük anlayışı iki temele dayanır:
Birincisi: Meşru olmayan zorlamadan, zulümden ve despotizmden kurtulmak.
İkincisi: Nefsin, şehvetin ve sorumsuz arzuların kulluğundan kurtulmak.
Birincisi: Mekke’nin Fethinden; İslami Deneyim ile Emirlik Deneyimi Arasındaki Tarihsel ve Zamansal Bağlantıdan İlham Almak
Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) davetinin ilk aşamasında Müslümanlar, şiddetli baskılara, ekonomik ablukaya ve toplumsal takiplere maruz kalmıştı. Mekke’deki davetin özü, insanın Allah Teala’ya ibadet etmesi, batıl ilahların ve gayri meşru otoritelerin kulluğundan kurtulmasıydı.
İslam tarihinde bu aşama, fikri ve itikadi dönüşüm açısından önemli bir evredir. Zira Müslümanlara, hakkın sırf çoğunluk istediği için hak olmadığı, batılın da sırf güce sahip olduğu için hak olmadığı öğretiliyordu.
İslam tarihi boyunca bazı siyasi ve askeri dönüşümler, İslami hafızada özel bir yer edinmiştir. Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) liderliğindeki Mekke’nin Fethi (Hicri 8 / Miladi 630), İslam tarihinin en önemli olaylarından biridir.
Yaklaşık on dört asır sonra, Afganistan’da, uzun bir savaşın ardından İslam Emirliği, 15 Ağustos 2021’de Kabil’e girerek ülkenin kontrolünü ele geçirdi.
Her iki olay da uzun bir mücadele sürecinin ardından gerçekleşmiştir. Aralarında bazı koşullar, itikadi durum, uluslararası ortam, siyasi yapı ve savaşın doğası açısından önemli benzerlikler bulunmakla birlikte, temel farklılıklar da mevcuttur.
Birincisi: Mekke Fethi ve Tarihsel Koşulların Hazırlanması
Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekke’de tevhid davetini başlattı. Müslümanlar şiddetli baskı, işkence, toplumsal ve ekonomik takibe maruz kaldı. Ardından 622’de Medine’ye hicret gerçekleşti ve İslam toplumu burada kuruldu.
628’de Hudeybiye Antlaşması imzalandı. Daha sonra Kureyş ile bağlantılı bir grup, Müslümanlarla müttefik bir grupla çatışmaya girerek anlaşmanın dengelerini bozdu. Bu gelişmelerin ardından Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’ye doğru harekete geçti ve 630’da Mekke fethedildi.
Mekke’nin Fethi’nin en belirgin özelliklerinden biri, genel bir intikam anlayışına dayanmaması, aksine af ve bağışlama ortamının tesis edilmesiydi. Siyer rivayetlerinde Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke Fethi sırasında af ve kan dökmeme politikası genişçe ele alınmıştır.
İkincisi: Afganistan’da İslam Emirliği’nin Yeniden İktidara Dönüş Koşullarının Hazırlanması
Afganistan İslam Emirliği, yolsuzluk ve iç savaşlara karşı ortaya çıkmış ve ilk döneminde 1996’da Kabil’de iktidara gelmeyi başarmıştı.
ABD liderliğindeki uluslararası koalisyon 2001’de Afganistan’ı işgal edip İslam Emirliği’ni iktidardan uzaklaştırsa da Emirlik taraftarları ve cesur Afgan mücahitler, İslam nizamının devamı için mücadeleden vazgeçmediler.
Fedakarlıkları ve canlarını ortaya koyarak cihat cephelerini canlı tuttular ve işgalcilerin bu topraklarda rahat nefes almasına izin vermediler.
21 yıl süren kesintisiz mücadele ve savaşın ardından Kabil yeniden fethedildi ve İslam nizamı Afganistan’da yeniden iktidara geldi.
2020’de Amerika Birleşik Devletleri ile Taliban Hareketi arasında Doha Anlaşması imzalandı ve ardından yabancı güçlerin çekilme süreci başladı. 15 Ağustos 2021’de, 24 Esed’de, İslam Emirliği mücahitleri, Kabil’e girdi; önceki yönetim, mücahid Afgan halkının fedakarlıkları sonucu düştü ve İslam Emirliği yeniden Müslüman Afgan halkının sorumluluğunu üstlendi.
Üçüncüsü: İki Olay Arasındaki Benzerlikler ve Zamansal-Tarihsel Bağlantılar
İki fetih arasındaki benzerlikler, tarihsel ve zamansal süreçle bağlantılıdır. Her iki fetih de uzun bir mücadele döneminin ardından gerçekleşmiştir.
Mekke Fethi, Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberliğinden bu yana 21 yıl süren bir davet ve siyasi sürecin ardından gelmiştir. Aynı şekilde, Afganistan’daki İslam Emirliği de Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) yöntemini ve yolunu takip ederek 21 yıl süren savaş ve siyasi mücadelenin ardından geri dönmüştür.
Bu açıdan bakıldığında, İslam tarihindeki iki olay, uzun bir dönemin sonu ve yeni bir siyasi durumun başlangıcı olarak değerlendirilebilir.
Her ikisi de İslami siyasi sistem kavramıyla bağlantılıdır; ancak tarihsel koşullar, meşruiyet kaynakları ve uluslararası durum açısından temel farklılıklar vardır. Bunlardan biri de af ve genel güvenlik meselesidir.
Mekke Fethi’nin en önemli özelliklerinden biri genel af politikasıdır. 2021’de Afganistan’daki İslam Emirliği liderliği de Nebevi yöntem ve sireti örnek alarak genel af ilan etmiştir.
Bu ilanın amacı, Kabil’deki önceki yönetim çalışanlarından ve muhaliflerden intikam almamak ve onlara intikam anlayışıyla yaklaşmamaktı.
Bu nedenle af ve intikamın sınırlandırılması meselesi, iki olayın analizinde dikkate değer bir benzerliktir. Ancak, her birinin pratik uygulamasına ilişkin tarihsel delillerin ve kanıtların bağımsız olarak incelenmesi gerekmektedir.
Buradan hareketle, herhangi bir İslami düzen için fetih veya iktidara gelme sonrasındaki en önemli sınav, sadece yönetime ulaşmak değil, adalet, af, emanet ve sorumluluk açısından iktidarla nasıl başa çıkılacağıdır.
Allah Teala’dan, bu nizama, İslami düzenin tüm alanlarında bu zamansal ve tarihsel bağlantıyı koruyacak sürekliliği vermesini niyaz ederiz.
Savaş ve Siyasi Durumdaki Farklılıklar
Mekke Fethi’nin arka planı, Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) daveti, hicret, antlaşmalar ve de Mekke, Medine ve Kureyş arasındaki siyasi durum bağlamında şekillenmiştir.
Afganistan ise yirminci ve yirmi birinci yüzyıl uluslararası bağlamı, uluslararası örgütler, yabancı güçler, uluslararası anlaşmalar ve çağdaş jeopolitik içinde var olmuştur.
Bu nedenle, iki olay, her çağın kendine özgü siyasi ve tarihsel koşulları ışığında analiz edilmelidir.
Af Dersi
Mekke Fethi’nin en önemli ahlaki ve siyasi dersi, zaferden sonra intikam yerine af ve insanları koruma meselesidir. Zira Allah Teala şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz Allah, adaleti, iyiliği emreder.”
Fetih, bitiş noktası değil, sorumluluğun başlangıcıdır.
Olaydan çıkarılan en önemli derslerden biri, fetih sadece askeri bir zafer değil, aynı zamanda İslam toplum düzenini kurma, insanların kalplerini birleştirme, adaleti sağlama ve dini ve toplumsal düzeni güçlendirme sorumluluğunun başlangıcı olmasıdır.
Aynı şekilde, 2021’de Afganistan’daki siyasi dönüşüm de sadece savaşın sonu değil, ardından İslam nizamının inşası, ekonomi, eğitim, adalet, güvenlik, toplumsal istikrar ve uluslararası ilişkiler alanlarında ümmete hizmet etme sorumluluklarının doğmasına neden olmuştur.
İkincisi: Medine-i Münevvere; Toplumsal Düzen Çerçevesinde Özgürlük
622’de Resûlullah (s.a.v.), Mekke’den Medine’ye hicret etti.
Medine toplumunda Müslümanlar, Yahudiler ve diğer gruplar birlikte yaşıyordu. Medine’deki siyasi ve toplumsal düzene ilişkin tarihsel kaynaklar, “Medine Vesikası” veya “Medine Anayasası” olarak bilinen, şehirdeki farklı gruplar arasındaki ilişkileri ve ortak sorumlulukları düzenlemeye çalışan belgeyi zikretmektedir.
Bu deneyim, İslam’ın toplum anlayışının sadece bireysel haklardan bahsetmekle sınırlı olmadığını, hak, sorumluluk, adalet ve toplumsal düzeni birbirine bağlı kavramlar olarak gördüğünü göstermektedir.
Üçüncüsü: Dini Seçimde Özgürlük
İslami açıdan iman, insanın inancından ve iradesinden kaynaklandığında gerçek anlam kazanır. Buna itikat denir.
Bu nedenle Allah Teala şöyle buyurur:
“Dinde zorlama yoktur.”
Bu ilke, inancın kalbe zorla giremeyeceği, insanın imanının inanç, bilgi ve tercihe dayanması gerektiği anlamına gelir.
İslam, hikmet ve açıklama yoluyla davete yönlendirir, insanın kalbini zorla değiştirmeye değil.
Dördüncüsü: İfade ve Görüş Özgürlüğü; Hak Sözü Söyleme Sorumluluğu
İslam, insana hak sözü söyleyerek değer verir, ancak ifadeyi ahlak ve sorumluluktan ayırmaz.
Allah, adalet konusunda şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Kendiniz, ana-babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa, Allah için şahitler olarak adaleti ayakta tutanlar olun.”
Bu nedenle İslam kültüründe hak sözü söyleme kavramı, emanet, doğruluk ve adaletle bağlantılıdır.
Bu anlayışta ifade özgürlüğü, insanın yalan, iftira, hakaret ve zulmü “özgürlük” adı altında meşru kılabileceği anlamına gelmez.
Beşincisi: Bireyin Sorumluluğu ve Özgürlüğü
Bazı çağdaş anlayışlarda özgürlük bazen “istediğini yapabilmek” olarak anlaşılır.
İslam bu tanımı mutlak olarak kabul etmez. Eğer bir kişinin özgürlüğü başka bir kişinin hakkını ihlal ediyorsa, bu artık mutlak özgürlük değil, haklar çatışmasıdır.
Örneğin, ifade özgürlüğü adı altında bir kişi başka birine iftira atar, onuruna zarar verir veya hakkında yalan yayarsa, ifade özgürlüğü onun için başka birinin hakkını ihlal etme aracına dönüşmüştür.
Bu nedenle İslam ile bazı çağdaş özgürlük anlayışları arasındaki fark, çağdaş siyasi düşüncenin bireysel özgürlük, siyasi özgürlük, ifade özgürlüğü, din özgürlüğü ve sivil haklar gibi çeşitli özgürlük biçimlerini tanımasına rağmen, İslam’ın bu kavramlarla bazı yönlerden örtüşmesine rağmen, özgürlüğün felsefi temelinin farklı olmasıdır. Seküler düşüncede insan iradesi, çoğunlukla mevzuat ve yasa yapımının önemli bir kaynağıdır; İslami düşüncede ise insan iradesi, ilahi vahiy, ahlak ve şer’i ilkeler çerçevesiyle bağlantılıdır.
















































