İslam Medeniyeti: İnsanlık İçin Bir Miras ve de Maneviyat ile İlerleme Arasında Bir Denge Örneği

Bölüm 4

Yazan: Atıf

Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Dönemi

Önceki tahlilde şu soruya cevap verilmişti: Acaba o karanlık çağda insanlık, onu saadete, nura ve refaha götürecek bir peygamberin gönderilmesine muhtaç mıydı?

Bu makalede bir başka soru ortaya koymak istiyorum: Bu büyük risaleti ve ağır vazifeyi üstlenmeye ehil olan şahsiyet kimdi?

Cevap şudur ki bu büyüklükte bir dönüşüm meydana getirmek, istisnai bir ehliyet ve bu vazifeye layık bir şahsiyet gerektiriyordu. Yani böyle büyük bir dönüşümü gerçekleştirmek için nübüvvet nimeti ve apaçık ilahi teyide ek olarak toplum içinde etkili bir mevkie, insanları etrafında toplama gücüne sahip, şerefli bir nesebe mensup, halkın genelinin ahlakını ve örfünü bilen, çevresindeki dünyada cereyan eden dönüşümlerden haberdar olan ve farklı toplumsal kesimlerle muamele yollarına vakıf olan bir şahsiyetin bulunması zaruriydi.

Bunun bizzat kendisi geniş bir konu ancak Allah Teala bu hakikate kısa, fakat son derece dakik bir ifadeyle işaret etmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edecek değiliz.” (İsra, 15).

Bu noktadan hareketle Allah Teala, Muhammed bin Abdullah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamber ve resul olarak seçmiş, hatta onu nübüvvet silsilesinin hatemi, gönderilen resullerin ve nebilerin sonuncusu kılmıştır. Aşikardır ki onun mübarek vazifesi, nebilerin hatemi olması hasebiyle, kendisinden önceki peygamberlerin vazifelerinden daha ağır ve sorumluluğu daha büyüktü.

Ancak Dr. es-Sibai’nin “es-Siretü’n-Nebeviyye: Dürus ve İber” adlı kitabında İslam Peygamberi, efendimiz Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) vasıflarına dair zikrettikleri, onun bu vazifeye ehliyetini ve layık oluşunu pratik olarak tecessüm ettirmekte ve Allah Teala’nın seçimindeki isabeti ve onu seçmesindeki hikmetini yansıtmaktadır. Hakikat şudur ki o (sallallahu aleyhi ve sellem) bu büyük makama layıktı ve bütün o meydan okumaları ve imtihanları başarıyla aşarak bunu ispatlamıştır.

Buradan hareketle İslam medeniyetinin tuğlaları konulmuş ve Muhammedi şeriatın temeli, Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderilmesiyle atılmış; keza medeniyet inşası ve insanlığı çağlar boyu uzanan krizlerinden ve imtihanlarından kurtarma yolculuğunun ilk adımı bu noktadan yola çıkmıştır.

Yüce İslam Peygamberi’nin (sallallahu aleyhi ve sellem) gönderilmesiyle ufukta yeni bir İslam medeniyetinin alametleri belirmeye başladı; öyle bir medeniyet ki yöntemi yenilik ve gelişme ile nitelenmiş, insanın ihtiyaçlarına uygun biçimde tasarlanmış ve aynı zamanda bölgenin coğrafi çevresi ve hakim kültürüyle uyum içinde olmuştur. Bu medeniyetin gayesi, insanlığı intihar ve helakten, nefret ve aşağılanmadan, öldürme ve yağmadan, soygun ve ihanetten, ahlaksızlık ve ahlaki çöküşten, başıboşluk ve krizlerden, zulüm ve tecavüzden, saldırı ve haramların çiğnenmesinden; hayata, imana ve yakıne, güvenliğe ve huzura, Allah Teala’yı bilmeye ve akideyi sağlamlaştırmaya, dünyada ve ahirette refah ve saadete ulaşmaya doğru yönlendirmek olarak tecessüm etmiştir. Keza o, insanlığa dosdoğru hidayet yolunu göstermeyi ve de kurtuluş ve felahı garanti etmeyi hedeflemiştir.

Mobil sürümden çık