Riba Hakkındaki İstilahi Mugalatalar ve İslam Ekonomisinin Temel Yapısı

Birinci Bölüm

Ekber Cemal

Ekonomi ile insan toplumu arasındaki ilişki yalnızca rakamlar ve istatistiklerle sınırlı olmayıp, bilakis insan ahlakının ve itikadının aynasıdır. İçinde bulunduğumuz çağda ekonomik ıslahlardan söz ettiğimizde en büyük bilgi mugalatası kelimelerin lugavi manaları ile ıstılahi manaları arasında yapılan oynamadan doğmaktadır. Zira sosyal medya platformlarında ve umumi tartışmalarda sıklıkla şöyle bir iddia ortaya atılmaktadır: “Arapçadaki ‘riba’ lafzı ile Urducadaki ‘sud’ (faiz/riba) lafzı birbirinden farklı iki şeydir.”
Bu mugalatayı geçerli kılmak için Urducada yaygın olan ve “karlı” veya “faydalı” anlamına gelen “sud-mend” (Sood-mand) kelimesi delil gösterilmekte ve bunun vasıtasıyla şu izlenim oluşturulmaya çalışılmaktadır: “Madem ki ‘sud’un lugavi manası fayda veya menfaattir, o halde her türlü faiz haram sayılamaz.” Bu, insanı, kat’i ve esaslı bir şer’i hükümden uzaklaştıran bir tür bilgi aldatmacasıdır.
Arapça lugatta “riba” kelimesinin asli manası da ziyade veya nemadır. Bununla birlikte İslam, -insan toplumunu zulümden ve istismardan korumak için- her türlü menfaati caiz görmemiş, bilakis belirli bir mali menfaat türünü, yani şer’i ıstılahta “riba” olarak bilineni haram kılmıştır.
Hint alt kıtasının büyük alimleri ve tefsir şarihleri Kur’an-ı Kerim’i Urducaya tercüme ettiklerinde, Arapçadaki “riba” lafzının tam karşılığı olarak “sud” (sood) lafzını kullanmışlardır; zira mali muamelelerden emek veya çalışma sarf edilmeksizin elde edilen bu menfaat türü bizim dilimizde “sud” olarak adlandırılmaktadır. Buna dayanarak şer’i, hukuki ve iktisadi açıdan “sud” ile “riba”, tek bir hakikatin iki farklı adıdır ve şer’i kaide tamamen açıktır: İsimlerin değiştirilmesi, haram kılınan şeylerin hakikatini değiştirmez.
Bu hakikati basit bir üslupla anlamak için günlük hayatımızdan bir dükkan sahibi ile müşteri örneği verebiliriz. Farz edelim ki bir mahallede bir dükkan sahibinin elinde bir cep telefonu var ve müşteriye şöyle diyor: “Bu telefonu peşin alırsan fiyatı 20 bin rupidir; ancak bir ay vadeli taksitle almak istersen fiyatı 25 bin rupidir.”
Şayet müşteri 25 bin rupi fiyatı kabul eder, işlemi tamamlar ve telefonu alırsa bu muamele İslam fıkhına göre tamamen helal ve caiz sayılır ve iktisadi ıstılahta “vadeli satış” veya “taksitli satış” olarak adlandırılır. Buradaki 5 bin rupi ilave, taksit sebebiyle yükselen “malın bedelinin” bir parçası olarak ziyade edilmiştir. Madem ki bir malı peşin daha düşük, taksitle daha yüksek fiyata satmak dükkan sahibinin meşru hakkıdır, o halde işlem tamamlanır tamamlanmaz müşteri yalnızca 25 bin rupi ödemekle yükümlüdür ve ödemede gecikse dahi dükkan sahibinin ondan 25 binin üzerine bir rupi dahi talep etme hakkı yoktur.
Bunun aksine “riba”, tüccar ile müşterinin malın fiyatının yalnızca 20 bin rupi olduğu üzerinde anlaşmaları ve tacirin bu meblağı müşterinin zimmetine “borç” olarak kaydetmesi, ancak şu şartı koşmasıyla başlar: “Şayet bu meblağı bir ay içinde geri getirmezsen, her ay ceza veya faiz olarak yüzde 2 ilave ödemelisin.”
Şer’i açıdan bu son işlem apaçık “riba”dır; zira burada talep edilen ziyade bir mala veya bir menfaate karşılık değil, yalnızca “zamana” karşılıktır. Burada dükkan sahibi, bir tüccardan “murabaha”ya (faizle borç verene) dönüşür; zira o artık mal satmamakta, bilakis “zamanı” kiraya vermektedir ve iktisadi istismarın başladığı esas boşluk işte burasıdır.
Diğer yandan geleneksel finans şirketleri, kredi kartı şirketleri ve taksitli satış şirketleri, müşterileri ağlarına düşürmek için daha karmaşık yöntemler kullanmaktadır. Bu sistemde müşteri bir defada mali zararla karşılaşmaz, bilakis üç düzeyde istismara maruz kalır ki buna “üç düzeyli riba tuzağı” diyebiliriz. Bu sistemi tam manasıyla anlamak için piyasadan pratik bir örnek ele alalım: Farz edelim ki bir müşteri bir şirketten 20 bin rupi değerinde bir Samsung telefonu taksitle almak istiyor. Burada şirket ilk darbeyi indirir: “Taksit bahanesiyle telefonun temel fiyatını 20 binden 25 bin rupiye yükseltir.” Zahirde bu, tecil karşılığında daha yüksek fiyatla meşru bir satış gibi görünebilir; ancak hikaye burada bitmez. Şirket 25 bini “malın sabit bedeli” olarak bırakmaz, bilakis onu müşterinin zimmetinde “mali bir borca” dönüştürür ve üzerine yıllık veya aylık düzenli bir “faiz” yükler. Böylece müşteri yalnızca 25 bin ödemez, bilakis faizlerle toplam meblağ örneğin 30 bin rupiye ulaşır. Bu, istismarın ikinci düzeyidir.
Bu tuzağın en son ve en zalimane kısmı ise şirketlerin sözleşmenin “ince satırlarına” ilk günden koyduğu, “gecikme cezası” veya “temerrüt faizi” olarak bilinen şarttır. Zira şirket şöyle şart koşar: “Taksiti her ayın beşinde ödemelisin.” Şayet müşteri mali sıkıntı veya kaçınılmaz bir hal sebebiyle ödemede temerrüde düşerse şirket o taksite “zaman gecikmesi” karşılığında ilave faizler veya ağır cezalar yükler.
Bu üçlü tuzağın özeti şudur: Müşteri birinci aşamada malın fiyatının 20 binden 25 bine yükseltilmesi neticesinde zarara katlanır; ikinci aşamada bu yüksek fiyata eklenen sürekli faiz yükünü taşır; üçüncü aşamada ise taksiti ödemede gecikmesi halinde ilave faizler ve cezalar bataklığına saplanır.
İşte müşterinin iktisadi olarak üç kez ısırıldığı mekanizma budur. Bu sebeple İslam bütün bu akitleri kökünden haram kılmıştır; zira onların esası müşterinin ihtiyacını istismar etmeye ve onu “açık uçlu” borçlardan oluşan kısır bir halkaya düşürmeye dayanır; öyle ki meblağın büyümesi zaman geçtikçe durmaz. Kur’an-ı Kerim, bu istismarcı zihniyeti on dört asır önce ifşa etmiştir. Mekke kafirlerinin itirazı şuydu: “Ticaret ile riba arasındaki fark nedir? Her ikisi de malın artmasına yol açar.” Kur’an onların bu felsefesine Bakara suresinde (275. ayet) şöyle cevap vermiştir: “Allah ticareti helal, ribayı haram kılmıştır.”
Ticarette insan emeğini, zamanını ve sermayesini sarf eder ve kar ihtimaline karşılık zarar riskini üstlenir. Ribaya gelince, sermaye sahibinin karı yüzde yüz oranında garantili ve kesindir; muhtaç kimse üzerindeki zarar ise kaçınılmazdır. İslam, servet akışının azınlık bir zümrenin elinde tekelleşmemesini ve toplumun bütün fertlerine büyüme ile refah için eşit fırsatlar tanınmasını garanti etmek üzere sermayeyi emek ve riskle bağlayan adil bir sistem tesis eder.

Mobil sürümden çık