Tarihte halkının desteği olmadan tam egemenliğe ulaşan bir ulusal hükümete tanıklık edilmiş midir?
Tarih boyunca, hiçbir ulusal hükümet halkının desteği olmadan tam egemenliğe ulaşamamıştır. Afganistan İslam Emirliği’nin iktidara dönüşü, yabancı dayatmaların veya askeri fırsatçılığın sonucu değildi; Afgan halkının kolektif özleminin bir tezahürüydü. Cumhuriyet rejimi altında 20 yıl süren işgale, yolsuzluğa ve yabancı yanlısı liderliğe katlandıktan sonra Afganlar, İslami inançlarına ve ulusal kimliklerine dayanan bir hükümete yöneldiler.
Bugün Afganistan, bu topraklara özgü kişiler tarafından yönetiliyor; camilerinde ibadet eden, halkıyla birlikte yaşayan ve halkının değerlerini benimseyen kişiler. Önceki rejimlerin aksine, mevcut liderlik pasaport sahibi seçkinlerden veya Afganistan’a hizmet bahanesiyle geri dönen, bunun yerine ulusal kaynakları sömüren ve yerel bütünlüğü baltalayan yurtdışından gelen kendini beğenmiş uzmanlardan oluşmuyor.
Günümüz hükümetlerinin çoğu, küresel platformlarda meşruiyet ve kamuoyu desteği ilan etmelerine rağmen gerçekte, asıl tarihi veya popüler meşruiyet eksikliğinin üstesinden gelmek için mücadele ediyor. Genellikle yabancı çıkarlar tarafından destekleniyorlar ve egemen devletler yerine dış projeler olarak faaliyet gösteriyorlar. Uluslararası örgütlerin ve BM Güvenlik Konseyi’nin Afganistan İslam Emirliği (IEA) hakkında çarpık algılara sahip olması da bu nedenledir; halbuki bu algılar Afgan halkının iradesiyle tamamen çelişiyor ve bu kurumların savunduğunu iddia ettiği diplomatik ilkelere ters düşüyor.
Afganistan’daki mevcut güvenlik, sosyal uyum ve altyapının yeniden inşası -hepsi ulusal bütçeden finanse ediliyor- vatandaş tarafından desteklenen bir hükümetin kanıtı olarak duruyor. Bu tür başarılar tabandan meşruiyet ve kamuoyu işbirliği olmadan mümkün değildir.
Bir diğer önemli boyut ise daha geniş İslam dünyasının duruşudur. IEA’nın yükselişi, birçok sözde Müslüman hükümetin Batı etkisinde olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Bu ülkeler, kamuoyunun arzusuna rağmen güçlü küresel aktörlerin siyasi ve ekonomik yankılarından korkarak IEA’yı tanımayı bile başaramadılar. Yine de Afganistan’ın bugün iç güvenlik, geniş ulusal destek ve operasyonel egemenlikle işaretlenmiş başarılı bir İslam yönetimi modeli sunduğunu inkar edemezler.
Afgan ulusu, kırk yıldır savaşın sona ermesini bekledi ve barışa giden bir yol aradı. Yüce Allâh’ın lütfuyla da duaları, IEA’nın yeniden kurulmasıyla cevaplandı. Dünyanın kendi ilan ettiği değerleri savunmayı seçip seçmemesi veya çifte standartlara devam edip etmemesi artık ülkemizde belirleyici bir role sahip değil. Neticede Afgan halkının özlemi gerçek oldu. Küresel tanınma yabancı kontrolüne geri dönmeyi, bağımsızlık ve egemenliğin aşınmasını ve Afganistan’ın jeopolitik bir test alanına dönüşmesini gerektiriyorsa, o zaman böyle bir tanınma bir lütuf değil, bir lanet olurdu.
Meşruiyetin somut faydaları şimdiden görülebiliyor. Yabancı müdahalelerden uzak olan Afganistan, yakın tarihte eşi benzeri görülmemiş bir istikrar ve bağımsızlık düzeyine sahip. Bazı İslam ve küresel uluslar tarafından tam diplomatik tanınma henüz beklenmese de anlamlı bir ilerleme kaydedildi. IEA, kırktan fazla komşu ve bölgesel ülkeyle yapıcı diplomatik kanallar kurdu. İnşâAllâh bu temel güçlenme devam da edecek.
Son üç yılda bu uluslar IEA’nın dış politikasının denge, karşılıklı saygı, ekonomik iş birliği tarafından yönlendirildiğini kabul ettiler.
Bu nedenle IEA’nın Afgan halkı tarafından desteklenen meşruiyete sıkı sıkıya bağlı kalması esastır; bu meşruiyet sarsılmaz cesaret ve inançla savunulmaktadır. İç birliği güçlendirmek en mühim öncelik olmaya devam etmelidir. Uluslararası tanınmanın bedeli ulusal uzlaşının, istikrarın veya Şeriat temelli yönetimin kaybı olacaksa, o zaman hiçbir rasyonel gözlemci, özellikle de Afganistan’ın yakın tarihini ve mücadelelerinin bedelini bilen biri, böylesine yıkıcı bir uzlaşmayı asla ama asla kabul edemez.
