Yazan: İhsanullah
Kuran-ı Kerim’de Allah Teala, dini ilme sahip olan ancak hakikat yolundan sapan ve sonunda dalalet çukuruna düşen bir alimin ibretlik hikayesini anlatmaktadır. Tefsirciler bu kişiyi, Hz. Musa (aleyhisselam) döneminde yaşayan ve ilmiyle halkın büyük umutlar beslediği bir alim olan Belam b. Baura olarak tespit etmişlerdir. Ancak Firavun ona mal ve mevki vaat ettiğinde aldandı ve hakikatten yüz çevirdi. Hz. Musa (aleyhisselam) ve mazlum İsrailoğulları’nın yanında durmak yerine, Firavun’un saflarına katıldı ve ilmini onun zulmünü meşrulaştırmak için kullandı.
Allah Teala, böyle bir kişi hakkında şöyle buyurmaktadır:
“O kimseye (ilim verdik) ama o, (bu gerçeklerden) sıyrılıp çıktı; derken şeytan onun peşine düştü ve o da sapıklardan oldu.” (Araf Suresi 175)
Bu Kuran kıssası sadece tarihi bir anlatım değil, aynı zamanda tüm zamanlar için bir uyarıdır; bir din aliminin bile güç ve servet fitnesine kapılırsa nasıl bir zulüm aracı haline gelebileceğini gösteren bir uyarıdır.
Bugün Pakistan’daki bazı dini şahsiyetlerin durumuna baktığımızda, bu Kurani karakaderle endişe verici bir benzerlik gözlemlenmektedir. Kendilerine din alimi diyen bazı kişiler, maalesef Belam b. Baura’nın kaderine çok benzeyen bir yol tutmuş durumdalar. Bilgilerini ve dini statülerini, birçok analistin yabancı güçlerle bağlantılı olduğunu düşündüğü bir sistemin hizmetine sunmuşlar. Bu kişiler, Pakistan hükümetinin tartışmalı politikaları ve eylemleri karşısında sadece sessiz kalmakla yetinmeyip zaman zaman yaptıkları konuşmalar ve fetvalar aracılığıyla bu politikaları “iyi yönetim” adına meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Bu tutum, ülkenin Belucistan’dan Peştunların yaşadığı bölgelere kadar birçok yerinde insanların şiddet, baskı ve adaletsizlikten şikayetçi olduğu bir dönemde ortaya çıkmış durumda.
Dahası, birçok bölgesel analist için Pakistan’ın dış politikalarının genellikle büyük küresel güçlerin stratejileriyle bağlantılı olduğu açıktır. İsrail ve Batılı güçlerle askeri ve istihbarat işbirliği, bazı askeri üslerde yabancı güçlerin varlığı ve Pakistan’ın bölgesel güvenlik değişimlerindeki rolü, medya ve siyasi raporlarda sürekli gündeme getirilen konulardır. Böyle bir durumda, din alimlerinin bu gerçekler hakkında dürüst ve cesurca konuşmaları ve halkın haklarını savunmaları beklenir. Ancak, maalesef bazı saray alimleri ışık saçmak yerine sessizliği tercih etmekte ve hatta zaman zaman dini söylemlerle hükümet politikalarını desteklemektedirler.
Temel sorun, bu tür bir desteğin genellikle minber ve camiden, yani hakikatin ve adaletin ifade merkezi olması gereken yerden dile getirilmesidir. Bir alim, halka böyle bir hükümete itaatin zorunlu olduğunu söylediğinde ve her türlü protestoyu yöneticiye karşı isyan olarak sunduğunda aslında peygamberlerin varisleri ve hakikat ile adaletin sesi olan ilmi statülerini zalim yöneticilere satmış olmaktadır.
Kuran-ı Kerim, başka bir ayette şöyle uyarır:
“Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir bedelle değiştirenler, işte onların yedikleri karınlarına dolan ateşten başka bir şey değildir.” (Bakara Suresi 174)
Bu ayet, hakikati gizlemenin ve onu az bir bedelle satmanın, dine karşı işlenen en büyük ihanetler arasında sayıldığını açıklığa kavuşturmaktadır. Bir alim, gerçeği bildiği halde mevki, para veya siyasi ayrıcalık uğruna onu gizliyorsa esasen Kuran’ın uyardığı hatanın aynısını işliyor demektir.
Bu dönek alimlerin aksine Kuran “Rabbani alimler”den bahseder; onlar sadece Allah’tan korkarlar ve dini az bir bedelle satmazlar. İslam tarihi de bu tür şahsiyetlerle doludur. Örneğin, İmam Azam Ebu Hanife, kendi dönemindeki siyasi baskılara karşı durmuş ve bu nedenle hapsedilmiştir. Benzer şekilde, İmam Ahmed b. Hanbel, ünlü “Mihne” olayı sırasında şiddetli işkencelere maruz kalmış, ancak dini inancını hükümetin talebi doğrultusunda feda etmeye yanaşmamıştır. Bu alimler, gerçek bir alimin, bu duruşun bedeli ne kadar ağır olursa olsun, zulüm karşısında sessiz kalmayan kişi olduğunu göstermişlerdir.
Tarihin her döneminde olduğu gibi günümüzde de farklı yaklaşımlar devam etmektedir. Günümüzde de Afganistan ve diğer bölgelerde, yabancı güçlere ve siyasi baskılara karşı direnerek dini ve siyasi bağımsızlıklarını korumaya çalışan alimler olmuştur. Çoğu insan bu alimleri, dini, yabancı güçler ve bağımlı rejimler için bir araç olarak kullanmayan, bağımsız düşünceye sahip alim örneği olarak görmektedir.
Bu iki tür alim arasındaki fark çok açıktır. Rabbani alim, zulüm fırtınaları karşısında dağ gibi sağlam durur ve acı bile olsa hakkı söyler. Oysa dönek alim, rüzgarın estiği yöne kırılan ot gibi hareket eder ve nerede çıkar varsa orada durur. Rabbani alim, görevini hakikati savunmakta görürken saray alimi çoğunlukla kendi mevkiini ve kişisel çıkarlarını korumaya odaklanır.
Pakistan’ın Müslüman toplumu, bu ayrıma dikkatini tam vermelidir. Dönek alimler, dini kıyafetleri kullanarak halkın inancına ağır bir darbe vurabilirler, çünkü dinin içinden konuşurlar. Bu nedenle halk uyanık olmalı ve Rabbani bir alim ile baskıcı güçlerin etkisi altındaki bir alim arasında ayrım yapmalıdır. Gerçek saygı ve güven, baskıcı ve suçlu yöneticileri meşrulaştırmak için dini bir araca dönüştürenlere değil, hakikat ve adaletin yanında duranlara gösterilmelidir.
Sonuç olarak, alimlerin sorumluluğu çok ağırdır. Ya Rabbani alimler gibi hakikat destekçilerinin saflarında durabilirler ya da tarihte Belam b. Baura gibi bir sapkınlık ve ihanet örneği olarak anılabilirler. Bu iki yol arasındaki seçim, bir din aliminin hem insanlar nezdinde hem de Allah’ın huzurundaki kaderini belirler.
