Yazan: Refik
İnsan doğasının temel ilkesi, insanlar arasındaki sorunların ve anlaşmazlıkların iyi niyetle çözülmesidir. Pakistan’ın durumu da gerçek bir iyi niyet gerektiriyor. Ancak Pakistan’da iyi niyetin yerini, şantaj yapan bir takım bireyler ve onlar üzerinde güç sahibi olanlar tarafından teşvik edilen kötü niyetli unsurlar ve yabancı komplolar almış durumda. Sonuç olarak, güvensizlik sorununun Pakistan’ın ötesine ve daha geniş bölgeye yayılmasına izin verilmiş vaziyette. Orada faaliyet gösteren, her biri kendi ayrı görevine sahip çeşitli gruplar, bir çıkar çatışması doğurdu. Bu gündemlerin çarpışması, bir zamanlar yetiştirdikleri şeyin kendileri için bir tehdit haline geldiği ve kendi eylemlerinin sonucunun bir yüke dönüştüğü noktaya ulaştı.
Pakistan askeri rejiminin yapısı, yazarın tanımladığı şekliyle bir arbaki (milis) kökenine dayanmaktadır. Bu söyleme göre, İngiliz kontrolündeki Hindistan’a karşı İslami cihadi ayaklanma hız kazandığında ve görünüşe göre Hindistan’ın yarısından fazlasını fethetmeye yaklaştığında, İngiliz sömürge yetkilileri günümüz Pakistan’ının çeşitli bölgelerinden bir milis gücü toplamış ve örgütlemişti. Yazarın görüşüne göre, bu gücün tek bir yıl içinde o kadar büyük çaplı vahşet ve katliamlar gerçekleştirdiği iddia ediliyor ki tarih bunları tam olarak belgeleyemez bile. Yazarın tanımladığı şekliyle bu gücün başarılı yönetimi üzerine inşa edilen bu milisler, daha sonra ordu olarak tanınmaya başladı. Bugün, yazara göre, ortaya çıktıkları aynı temel zihniyet tekrarlanmaya devam ediyor.
Yazarın savunduğu gibi, çarpıcı olan, bu milislerin ve DAEŞ’in sadece Pakistan’ın kendisine değil, aynı zamanda komşu ülkelere de ciddi zarar veren hedefler doğrultusunda kullanılmış olmasıdır. Bu, önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Yazarın milis kökenli olarak nitelendirdiği bu askeri rejim, bölge ülkeleriyle açıkça bir düşmanlık ve çatışma yoluna mı girmiştir, yoksa başka hedefleri de var mıdır?
Yazara göre, Pakistan’ın üç vilayetindeki silahlı direniş ve çatışmalar, ülkenin durumunu bir kriz durumuna itti. Ancak askeri rejim ve bağlı çevreler, bu toplulukların ve etnik grupların meşru taleplerini ele almak yerine, yeni istikrarsızlık ve anlaşmazlık biçimleri oluşturmaya odaklanıyor. Onlarca yıldır rejime karşı halk hoşnutsuzluğu ve isyan güçlendi. Buna karşılık, ordunun yaklaşık bir on yıl içinde bu toplulukları yalnızca rejime karşı savaş halinde tutmakla kalmayıp, aynı zamanda onları kendi aralarında çatışmalara sürükleyen stratejiler kullandığı iddia ediliyor. Yazar tarafından barış savunucuları veya hak savunucuları gibi etiketler altında tanımlanan ordu yanlısı grupların, Pakistan’da yaşayan insanları ideolojik çizgiler boyunca bölen araçlar olduğu öne sürülüyor.
Bunun ötesinde, yazara göre DAEŞ üyelerinin eğitimi ve de düzensizlik ve fesat yayan milis grupların oluşturulması, askeri rejimin kilit taktiği haline gelmiş durumda. Bu grupların yerel nüfusa ve komşu ülkelere karşı kullanıldığı iddia ediliyor. Bölge devletlerinin birbirleri arasında barış, güven ve iyi niyeti teşvik etme sorumluluğu var ancak Pakistan askeri rejimi bunun tersi yolu seçmekle tasvir edilmektedir. İşbirliğini teşvik etmek yerine, istikrarsızlık ve düzensizlik oluşturarak güce, tahakküme ve baskıya güvenmekle suçlanıyor. Yazar, DAEŞ’in iddia edilen eğitimini, milislere ve TTP’ye, Beluçlara, Afganistan’a ve bölgedeki diğer ülkelere karşı diğer silahlı gruplara verilen desteği ve kullanımını bu yaklaşımın örnekleri olarak gösteriyor.
Yazar, bölge ülkelerinin bugünün milislerini ve silahlı gruplarını, nihayetinde DAEŞ’i tanıdıkları gibi tanımaları gerektiğini savunuyor; yani geçmiş şiddet kalıplarını tekrarlayabilen ve bölgesel ölçekte güvensizlik üretebilen güçler olarak. Bir zamanlar birçok bölge hükümeti DAEŞ’i öncelikle Afganistan ve Pakistan halklarına yönelik bir tehdit olarak görüyordu. Ancak yazara göre, son iki yılda Tacikistan, Rusya ve Türkiye’de görülen ölümcül olaylar ve planlar, DAEŞ’in bölgesel bir tehdit olduğunu göstermiştir.
Benzer şekilde, yazar, bugün şiddeti ve düzensizliği teşvik eden milislerin ve silahlı grupların da bölgesel bir tehdit olarak görülmesi gerektiği sonucuna varmaktadır. Pakistan rejiminin planlarının, çeşitli ülkelerin temsilcilerinin ve içinde faaliyet gösteren ağların iddia edilen faaliyetleriyle birlikte, Afganistan ve Pakistan’ın ötesine geçerek daha geniş bölgeye meydan okuduğu anlatılıyor. Bu nedenle, bölge ülkeleri, Pakistan askeri kurumuna net uyarılar ve tavsiyeler göndererek ve bu tür grupların yeniden ortaya çıkmasını önlemek için önlemler alarak bu ortak tehdide hızlı bir şekilde yanıt vermelidir. Yazar, askeri liderlik bölünme ve çatışma doğurma yoluyla hakimiyetini korumak istiyorsa bu uygulamaları kendi sınırları içinde tutması gerektiğini savunuyor. Komşu ülkelerin haklarını tanımalı ve onlara saygı göstermelidir.

















































