Bölüm 3
Dr. Hammam Sultani
Tarihi Mekanları Seyretmek ile Putlara Tapmak Arasındaki Fark
“Buda heykellerini ziyaret” denilen ithamda, sırf tarihi mekanları seyretmek ile dini ibadet arasında ayrım yapılmadığı görülüyor. Afganistan’da tarihi heykellerin veya eski eser kalıntılarının bulunduğu kadim arkeolojik mekanlar mevcuttur. Bu mekanlara eserleri seyretmek veya çevresindeki bölgelerde gezinti yapmak için yönelmek, hiçbir şekilde oradaki heykellere tapmak veya önlerinde dini ayinler icra etmek anlamına gelmez.
Afganistan’ın çeşitli bölgelerinin sakinleri, kadim zamanlardan beri bayramlarda ve farklı vesilelerle gezinti ve eğlence için dışarı çıkmaya alışmışlardır. Özellikle Kandahar, Hilmend ve Uruzgan sakinleri, ülkenin diğer bölgelerine seyahat ederek Kabil, Herat, Kunduz, Belh ve Bamyan gibi çeşitli bölgelerdeki yeşil vadilerden, güzel mekanlardan ve tarihi eserlerden istifade ediyorlar. Bu mesire yerleri arasında, halen eski medeniyetlerin kalıntılarını muhafaza eden bazı mevkiler bulunuyor.
Bu örf, Afganistan İslam Emirliği döneminin ürünü değil, bilakis toplumumuzda çok eski zamanlardan beri kökleşmiş bir uygulamadır. İnsanların bu mekanlara rağbet etmesinin Emirlik tarafından buraların dini ziyaretgahlara dönüştürüldüğü anlamına geldiği söylemi, ayrı bir iddiadır ve somut bir delil gerektirir. İslam Emirliği bu mekanlarda genel gezintiyi yasaklamadı; ancak yasaklamamak, putlara tapmaya izin vermek veya bunu desteklemek anlamına gelmez. Bu ithamı ispatlamak için orada icra edilen ibadetin türünün ve Emirliğin buna karşı tutumunun ispatlanması gerekir.
İslam Emirliği’nin Şia Mensuplarına Muamelesi
İslam Emirliği’ndeki muhterem alimler, Afganistan’da ikamet eden Şia mensupları hakkında, sırf Şii olmaları sebebiyle hepsi hakkında tek bir hüküm vermiyor. Bu hususta, ferdi itikatlar, açık sözler ve fertlerle ilgili şer’i hükümler arasında ayrım yapılmaktadır.
Bir gruba nispet edilen bütün inançların, zorunlu olarak o gruba mensup her ferdin itikadı olduğunu kabul etmek doğru değil. Keza belirli bir sözün veya itikadın şer’i hükmünü beyan etmek, o hükmü belirli bir şahsa uygulamaktan tamamen farklıdır; bunlar birbirinden ayrı iki meseledir. “Tekfir” meselesinde, bu ayrıntılara ve şartlara dikkat etmek zaruridir ve bu ayrım sonradan ihdas edilmiş bir şey olmayıp daha önce birçok muhterem Ehl-i Sünnet alimi tarafından benimsenmiştir. Bunun örneklerinden biri, Şeyhülislam İbn Teymiyye’dir -Allah ona rahmet etsin-; o, Şiilere karşı kararlı tutumuna rağmen, bu ayrıntıları gözeten alimlerdendi.
Allah Teala şöyle buyurmaktadır: “Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun, bu takvaya daha yakındır.”
Kandahar Şiileri, diğer bazı Şii gruplara nispet edilen inançlardan teberri etmekte ve şöyle demektedir: “Biz sahabelere sövmez, Hz. Aişe’ye (radiyallahu anha) dil uzatmaz ve elimizdeki Kur’an’ın noksan olduğunu söylemeyiz.”
Onlarla ilişkileri bulunan bazı yerli kimseler, ne halk arasından ne de alimleri arasından böyle bir söz duymadıklarını bildirirler. Dolayısıyla onlarla muamele ederken açık ve doğrudan tutumları esas alınır; başkalarının itikatları tabiilik veya zorunluluk yoluyla onlara nispet edilmez.
Mezhepsel İhtilafın Sınırları ve Bir Arada Barış İçinde Yaşama
İslam Emirliği, ülkenin dört bir yanındaki Şia mensuplarını, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebiyle çelişen hususlarda dini faaliyetlerini ibadethaneler ve evleriyle sınırlı tutmaya, bunları yollarda ve umumi mekanlarda açığa vurmamaya yönlendirmiş durumda. Keza onlara, dini mukaddesata saygı göstermelerinin zaruri olduğu açıkça bildirilmiştir; zira sahabelere ve müminlerin annelerine (radiyallahu anhum) dil uzatmak veya şer’i açıdan sorumluluk gerektiren inançları açığa vurmak caiz değildir ve muhaliflerle belirlenen şer’i zabıtalar uyarınca muamele edilecektir.
Ayrıca ezan dışında hoparlörlerle ders ve hutbe yayınlanmasına izin verilmemektedir. Bu idari tedbirlerin yerinde zikredilmesiyle birlikte, bir ferdin sözü veya fiili hakkındaki şer’i hüküm, ona ilişkin şartların araştırılmasına ve incelenmesine bağlı kalmakta; zira muhalifi sırf itham etmek ve bunu sabit bir suç saymak, veya her ihtilafa küfür isnat etmek, aşırılık türündendir.
Fertlerin Korunması, İtikatlarının Tasdiki Anlamına Gelmez
Şia mensupları ülkemizin evlatlarındandır ve onların canlarının, mallarının ve meşru haklarının korunması, hiçbir şekilde bütün mezhepsel itikatlarının tasdik edilmesi anlamına gelmez. Belirlenen sınırlara riayet ettikleri ve sorumluluk gerektiren ihlalleri işlemedikleri sürece, İslam Emirliği’nin sorumluluğu, onların haklarını diğer vatandaşlar gibi korumayı ve hiçbir çevrenin onlara haksız yere saldırmasına veya zarar vermesine izin vermemeyi gerektirir.
Burada birbirinden ayrı iki şer’i mesele arasında fark gözetilmelidir: Birincisi, kişinin itikadının veya fiilinin şer’i değerlendirmesi; ikincisi, canın, malın ve meşru hakların korunması. Bir fert veya grupla itikadi ihtilaf, bizzat onların kanlarının ve mallarının mubah kılınmasına sebep sayılmaz ve hiç kimseye haksız yere onlara karşı tecavüzde bulunma hakkı vermez. Şayet bir ihlalin vuku bulduğu sabit olursa, hükmü verme ve onu şer’i olarak tavsif etme sorumluluğu, fertlere ve gruplara değil, yetkili şer’i mercilere aittir.
Buna dayanarak, Emirliğin bunların canlarını ve mallarını koruması, itikatlarını tashih etmesi veya fiillerini tasdik etmesi anlamına gelmez; zira zulmü önlemek müstakil bir şer’i sorumluluktur. Dolayısıyla bu korumaya dayanarak Emirliği şirki desteklemekle itham etmek mümkün değildir; zira böyle bir iddia, Emirliğin şirk sayılan belirli bir sözü veya fiili tasdik ettiğini ispatlayan kesin bir delil gerektirir.
Adaletin, Davetin ve Islahın Hikmeti
Bu yaklaşımın gayesi, mezhepsel ihtilafların güvensizliğe ve karşılıklı saldırıya sebep haline gelmesini önlemek, toplumsal hayatta sınırlara riayet edilmesini sağlamak ve de davet ve ıslah için uygun bir ortam hazırlamaktır. Zira Afgan toplumunun farklı unsurlarından yeni nesiller, adalet, bir arada barış içinde yaşama ve ilmi davet temeline dayanan bir ortamda yetişirse, başkalarının görüşlerini anlama ve Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in itikadını ve delillerini tanıma imkanları daha fazla olacaktır. Bu bağlamda, güzel ahlak, hikmet ve ilim temeline dayanan davetin, onlar tarafından hakkın kabul edilmesine vesile olması ümit edilmektedir.
Toplumun ıslahı yalnızca şiddetle gerçekleşmez; bilakis ilim, adalet, sabır ve hikmet üzerine kurulmalıdır. Şer’i hükümleri uygulamak için doğru ilim ve titiz araştırma zaruridir; dolayısıyla meşru kabir ziyaretini şirk saymak, tarihi mekanları görmeyi putlara tapmak olarak görmek veya meşru hakları korumayı inançların tasdiki saymak yanlıştır.
Bu farkları görmezden gelip temelsiz hükümler verenlere gelince, onlar bu yaklaşımda Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in itidal üzere olan yönteminden sapmış ve de aşırılık ve ifrata düşmüştür. Bu sebeple her iddia delil terazisiyle tartılmalı ve her fiilin şer’i hükmü, gerçek mahiyetine göre belirlenmelidir. Bu, hikmetin gereğidir; ve kime hikmet verilmişse, ona çok hayır verilmiştir.

















































