Birinci Bölüm
Ekber Cemal
Bir ülkenin milli egemenliği, dış bir güç tarafından ihlal edildiğinde bunun için tankların sınırı geçmesi veya savaş uçaklarının hava sahasında uçması gerekmez. 21. yüzyıl jeopolitiğinde en tehlikeli savaşlar, tek bir kurşun bile atılmadan anlaşmalar, borç belgeleri ve marjinalleştirilmiş toplumsal grupların psikolojik boşluklarından yararlanılarak yürütülenlerdir.
Bir devletin sistemi içeriden zayıfladığında, dış güçler karıncalar gibi sızarak kademeli şekilde hayati damarları üzerinde nüfuzlarını sağlamlaştırırlar. Bu tür gizli bir sızmayı kavramak için onun ekonomik, siyasi ve toplumsal boyutlarını birbirine bağlı bir halka olarak incelemek gerekir.
Birincisi: Ekonominin Hayati Noktalarının Kontrolü ve “Borç Diplomasisi”. Herhangi bir ülkede dış nüfuzun en belirgin tezahürlerini araştırırken ekonomi genellikle ilk giriş kapısıdır. Uluslararası mali ilişkiler literatüründe bu yöntem “Borç Tuzağı Diplomasisi” olarak bilinir. Bu yöntemde güçlü bir devlet, zayıf veya gelişmekte olan bir ülkeye, büyük altyapı projeleri için milyarlarca dolarlık krediler verir.
Başlangıçta bu projeler kalkınma ve refah umutları doğurur. Ancak borç alan ülke -ekonomik krizler veya zayıf yönetim nedeniyle- borçlarını ve ağır faizlerini ödeyemez hale geldiğinde gerçek ortaya çıkar. O zaman nakit ödemenin yerini “borcun öz sermayeye dönüştürülmesi” formülü alır.
Bunun en bilinen örneği Sri Lanka’daki Hambantota Limanı’dır; hükümet borçlarını ödeyemeyince limanı ve çevresindeki binlerce dönüm araziyi 99 yıllığına Çin’e kiralamak zorunda kalmıştır. Böylesi bir nüfuz, limanlarla sınırlı kalmayıp enerji ve gaz şebekelerini de kapsar. Örneğin Pakistan, döner borç krizi nedeniyle “Sui Northern Gas Pipelines” gibi stratejik şirketlerdeki hisselerini veya fiili yönetimini yabancı şirketlere devretmek zorunda kalırsa ekonomik bağımsızlığının önemli bir kısmını fiilen kaybetmiş olur.
Gaz ve elektrik dağıtım ağlarının bilgileri ve karar alma yetkisi yabancı taraflara geçtiğinde fiyat belirleme, enerji dağıtım öncelikleri ve halka yönelik sübvansiyon politikaları ulusal hükümetin kontrolünde kalmaz. Devlet tam bir ekonomik çöküş noktasına ulaşırsa bu sınırlı kontrol, tam mülkiyete dönüşebilir. 99 veya 100 yıla varan kiralama süresi boyunca yabancı güçler bu varlıklardan maksimum ekonomik fayda sağlarken yerel hükümetler ve mahkemeler, uluslararası mahkemelerin sağladığı yasal koruma nedeniyle çoğu zaman etkili önlem alamaz duruma düşer.
Kiralama süresi sona erdiğinde varlıklar, ekonomik değerini kaybetmiş olur veya güç dengeleri ev sahibi ülkeyi anlaşmayı yeniden uzatmaya zorlar.
Milli Egemenlik Üzerindeki Etkinin İkinci Aracı: Söylem Savaşı ve Fikri Hegemonya. Ekonomik nüfuzun yanı sıra, fikir ve kamuoyu düzeyinde de sessiz bir saldırı yürütülür. Bir sistemi içeriden değiştirmek isteyen herkes, önce insanların ve etkili elitlerin düşünme biçimini değiştirir.
Medya, eğitim müfredatı ve araştırma merkezleri aniden belirli bir yabancı gücün çıkarlarına hizmet eden tek taraflı söylemleri teşvik etmeye başladığında bu fikri bir sızmanın göstergesidir. Yerel kültür ve gelenekler “gerici” olarak resmedilirken yabancı model “modernleşme” adı altında empoze edilir; böylece toplumlar yavaş yavaş fikri köklerini kaybeder.
Sosyal medya üzerinden organize propaganda kampanyaları yürütmek, milli birliği zayıflatmak ve yabancı hedefleri milli çıkarlar gibi göstermek de bu bağlam içinde değerlendirilir. Buna örnek olarak, Pakistan Parlamentosu’nda resmi olarak kaydedilen mevcut Savunma Bakanı Hoca Muhammed Asif’in, Pakistan’daki eğitim müfredatına cihatla ilgili materyallerin, Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne karşı savaşta Pakistanlı gençleri askere almak amacıyla Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) talebi üzerine eklendiğini söylediği açıklamaları verilebilir.
Dış nüfuzun en önemli araçlarından biri de dış aktörler ile iç mağduriyetlerden yararlanan yerel gruplar arasında stratejik işbirliği kurulmasıdır. Bu, sızma sürecinin en karmaşık yönüdür; çünkü dış nüfuz, marjinalleşme, adaletsizlik ve iç kriz sorunlarıyla iç içe geçer.
Dünyada hiçbir silahlı hareket sadece dış finansmana dayanarak ortaya çıkmaz; her zaman ayrımcılık, insanların haklarından mahrum bırakılması ve üzerlerindeki baskının devam etmesiyle hazırlanmış bir sosyal ortama ihtiyaç duyar.
Bu bağlamda, Beluçistan Kurtuluş Ordusu’nun (BLA) ve Keşmir’deki bazı protesto hareketlerinin söylemleri, büyük ölçüde bu sosyal ve siyasi gerçeklikten kaynaklanmaktadır. Bir bölgenin sakinleri, kendi topraklarından çıkarılan Sui gazı ve maden zenginlikleri gibi doğal kaynaklardan ülkenin geri kalanının yararlandığını, kendi bölgelerinin en temel hizmetlerden mahrum kaldığını ve haklarını talep etmek için siyasi ve yasal yolların kendilerine kapatıldığını gördüğünde mevcut sistem altındaki mahrumiyetlerinin sürekli olacağına kademeli olarak ikna olurlar.
Bu psikolojik ortam, silahlı örgütlere, “Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru” (CPEC) gibi büyük projeleri ve kendilerine sömürü olarak gördükleri hükümeti zayıflatmak amacıyla yabancı mühendisleri hedef alma fırsatı verir. Bu aşamada, “yerel mağduriyetler” ile “dış sömürü” birleşir; bu, uluslararası ilişkiler literatüründe “Çıkar Evliliği” olarak bilinir.
Bir yandan silahlı grupların paraya, gelişmiş silahlara, uydu iletişim araçlarına ve sınır ötesi güvenli sığınaklara ihtiyacı vardır. Diğer yandan, rakiplerinin nüfuzunu sınırlamak isteyen bölgesel veya uluslararası güçler, stratejik hedeflerine ulaşmak için bu grupları kullanır. Bu güçlerin amacı yerel halkın haklarını savunmak değil insanların gerçek acılarını bir araç olarak kullanarak rakiplerine zarar vermektir.
Ancak yabancı casusluk ağlarının sızmasını önlemenin gerçek çözümü, sadece istihbarat teşkilatlarını güçlendirmek değil, daha ziyade iyi yönetim sanatında yatmaktadır.
Bir devlet çok boyutlu dış nüfuzla karşılaştığında genellikle sadece güvenlik ve askeri yanıtlara başvurur: Casusları tutuklamak, askeri operasyonlar yürütmek ve silahlı grupları ortadan kaldırmak. Ancak bu önlemler, güvenlik ve devlet yönetiminin temel ilkelerine göre ağrı kesiciler gibidir; semptomları hafifletir ama hastalığın kökenini tedavi etmez.
Bir casus tutuklansa veya bir ağ çökertilse bile marjinalleşme ve mahrumiyet nedenleri devam ettiği sürece dış aktörler yeni bir ağ kurabilir. Kalıcı ve etkili çözüm, devletin sadece güce dayanmak yerine siyasi çözümlere, adaletin tesisine ve vatandaş haklarının güvence altına alınmasına öncelik vermesidir.
İnsanlar yasal, ekonomik ve sosyal haklarını elde ettiklerinde ve kaynakları ile zenginlikleri üzerinde öncelikli hakka sahip olduklarına inandıklarında silahlı grupların söylemleri otomatik olarak zayıflar.
Devlet ile halk arasındaki güven yeniden inşa edildiğinde vatandaşlar casuslara veya yabancı komploculara barınak sağlama ihtiyacı hissetmezler ve böylece dış nüfuza izin veren sosyal ortam ortadan kalkar.
Bu nedenle, herhangi bir ülkenin milli egemenliğini korumak, sadece büyük bir orduya veya gelişmiş istihbarat teşkilatlarına sahip olmaya değil, her şeyden önce devlet ile halkı arasındaki güveni sağlamlaştırmaya bağlıdır. Ekonomik ihtiyaç ve iç adaletsizlik, yabancı güçlere müdahale fırsatı veren en büyük zayıf noktalardır. Devletler, vatandaşlarını dışlamak yerine, onları yönetime dahil etmedikçe dış nüfuz hayaleti milli egemenlikleri üzerinde asılı kalmaya devam edecek ve de stratejik varlıkları ve milli zenginlikleri, ekonomik anlaşmalar kisvesi altında kademeli olarak yabancı güçlerin eline geçecektir.


















































