Pakistan’da Şeriatın Uygulanamamasının Sebepleri!

Abdullah Atıf, Karaçi Cemiyet-i Farukiyye Mezunu

Bismillahirrahmanirrahim
Elhamdülillah, ve’s-salatu ve’s-selamu ala Resulillah!

Denir ki İran devriminin başarısının sırrı, onların düşüncelerinin bir olmasıydı; hepsi tek bir fikre sahipti ve bu yüzden başarılı oldular. Pakistan’da ise bir yandan fikri birlik yok, diğer yandan Hindistan’ın taksiminden sonra güç yabancı ellere geçti; işte bu yüzden bugüne kadar şeriatın uygulanmasında geri kalmış bulunuyoruz.

Bazı kimseler bu konuyu ele aldılar; ancak benim görüşüm onlarınkinden bir dereceye kadar farklı olduğu için kendi görüşümü de ortaya koymak istedim. Bu tartışma yalnızca Pakistan’da şeriatın bugüne kadar neden halen uygulanamadığı etrafında dönmüyor; buna mevcut kanun, onun ıslahı için demokrasi yolunun seçilmesi ve ülkede şeriatın uygulanması mücadelesinin yalnızca şiddet içermeyen ve barışçıl yollarla yürütülmesi gerektiği konusundaki ısrar ve benzeri gibi başka birtakım tartışmalar da bağlı.

Şimdilik bu tartışmada yalnızca şeriatın uygulanmasında bugüne kadar başarısız olmamızın temel sebepleri üzerinde duracağız.

Birinci sebep: Hedefin açık olmaması

Denir ki İran’daki başarının bir sebebi, oradaki herkesin tek bir fikre sahip olmasıydı; oysa burada bizim hareketimize farklı fikirlere sahip insanlar dahil edildi; bu yüzden burada fikri birlik asla oluşmadı. Ancak benim görüşüme göre burada aslında kimse hedefi baştan itibaren doğru anlamadı.

Mesele şuydu: 1857 Bağımsızlık Savaşı’nda, ki yenilgiyle sonuçlandı, Hindular ve Müslümanlar tek safta durdular. Onların hedefi İngilizlerden bağımsızlık kazanmak ve de Hindulara ve Müslümanlara ait ortak bir hükümet kurmaktı; İslami bir düzen kurmak, onların hedefi değildi.

Şeyhülhind’in (rahimehullah) hareketinin hedefi de İslami bir düzen kurulması değildi; aksine İngilizlerden kurtulmak ana hedefti. Bu yüzden Hindular ile Müslümanlar arasında ittifak mevcuttu ve her ikisi ortak bir fikri paylaşıyordu: İngilizlerden bağımsızlık kazanılmalıdır. Ancak Hindistan’ın taksimi sırasında Müslümanlara, onlar için ayrı bir devlet kurulması gerektiği ve bundan öte hiçbir şey olmadığı düşüncesi verildi. Bu aşamada İngilizlerden bağımsızlık yerine Hindulardan ayrılmaya ve onlardan kurtulmaya çok daha fazla vurgu yapıldı; oysa bu Hindular bağımsızlık mücadelesinde bizim yoldaşlarımız ve ortaklarımızdı.

Bu kez İngilizler, “böl ve yönet” ilkesini izleyerek iki milletin ortak gücünü parçaladı ve ardından kendi fikir ve stratejilerine göre onları yönetmeye başladı. Hindistan’ın taksimi sırasında Müslümanlara şu kadar söylendi: Ayrı bir devlete ihtiyacımız var. Bununla birlikte birkaç kısa ve muğlak cümleyle onlara yeni ülkenin anayasasının Kur’an ve Hadis olacağı da söylendi.

Halk bunu duyunca ve bu harekette İslami alametler görünce fedakarlıklar yapmaya başladı. Bu sırada perde arkasında, bizzat Kaid-i Azam da dahil olmak üzere bir dizi lider İngiliz planının bir parçası haline gelmişti. Bu şekilde hesaplı bir plana göre kullanılıyorlardı; çünkü Hindistan’ın taksimi gerçekte İngiliz düşüncesinin ve stratejisinin ürünüydü ve bizim liderlerimiz de tam da o stratejiyi temsil ediyorlardı. Hindularla böyle bir sorunumuz yokken neden ayrı bir ülke kurmayı düşündük? İngilizleri birlikte kovmak gibi temel görevi neden unuttuk?

Ayrı bir ülke kurmanın hedefi de İngilizlerden kurtulmaksa o halde Hindistan’ın taksiminden sonra neden kendi ordumuzun Başkomutanı olarak bir İngilizi atadık?

İngilizlerden ve zulümlerinden bıktıysak o halde neden kendimizi aynı İngilizler tarafından eğitilmiş orduya teslim ettik? Oysa İngilizler savaşlarını bu ordu aracılığıyla yürütmüşlerdi ve Osmanlı Hilafeti’nin yıkılmasında da büyük rol oynayanlar İngilizler ve onların eğittiği orduydu.

O halde sonuçta gücün bu İngiliz yanlısı orduya teslim edilmesinin sebebi neydi? Üstelik bununla da kalınmayıp ordunun Başkomutanlığına bir İngiliz atandı ve ordu da o İngilizin denetimi altına verildi?

Biz bu İngilizden bıkmamış mıydık? Bu İngiliz bizim katilimiz değil miydi? Müslümanlar ve Hindular bu İngilize karşı birlikte savaşmamış mıydı? O halde İngiliz nasıl bizim iyilikseverimiz oldu? Bu cani İngilizi nasıl iyilikseverimiz olarak kabul ettik ve onu bizim için iyilik isteyen biri olarak görmeye nasıl başladık?

Bunun gibi yüzlerce soru var; bunların, bu taksimin bizzat İngilizlerin talebi olduğu dışında hiçbir cevabı ise yok. Bu taksimin amacı Müslümanlara, anayasası Kur’an ve Hadis olacak ayrı bir ülke verilecekmiş gibi gösterilse de gerçek şuydu: İngilizler bu vasıta aracılığıyla Hindistan’ın gücünü bölmek istiyorlardı; çünkü Hinduların ve Müslümanların ortak eylemleri İngilizlere ağır kayıplar verdirmişti ve onlar, iki halkın birliğinde kendi geleceklerini tehdit altında görüyorlardı.

Gerçek şudur ki taksim İngiltere’nin ihtiyacıydı. Onun aracılığıyla Hint alt kıtasının gücünü kırdılar ve iki millet arasına öyle bir düşmanlık duvarı ördüler ki bugüne kadar onun gerçekliğini anlayabilmiş değiliz. Gerçek, bu taksim yoluyla kandırıldığımız ve taksim sürecinin bizim gücümüz ve kontrolümüzde olmadığıysa o halde şeriatın uygulanmasını nasıl ve kimden talep edecektik? Bir de liderlik ve güç dışarıdakilerin elindeyken…

Bu durumda şeriatın uygulanamamasının sebeplerini nasıl arayacaktık? Ve şeriatın uygulanması aslında bizim bu çabamızın gerçek hedefi değilse bu meseledeki başarısızlık sorusu hiç gündeme gelmez. İslam ve şeriat hakkında verilen yürek coşturan sloganlar yalnızca Müslümanların rahatlatılması ve güvenlerinin sağlanması içindi; ta ki bu taksimi bir İslam devrimi ve dini bağımsızlık olarak görsünler ve sessiz kalsınlar diye.

Sonra ne oldu? Kaid-i Azzam bu ülkenin ilk başbakanı bile oldu ve Pakistan Müslümanlarının uzun zamandır beklediği o rüya gerçekleşti. Ancak güç halen dışarıdakilerin elindeydi. Ordunun Başkomutanlığına bir İngiliz atandı, bütün ülkenin gözetimi ve kontrolü ona verildi ve diğer önemli makamlar da İngiliz taleplerine uygun kişilere verildi. Daha sonra öyle oldu ki orduyu Keşmir’e gönderme ihtiyacı doğdu. Kaid-i Azzam ordunun Keşmir’e gönderilmesi emrini verdi; ancak onun gücü neredeydi? Ordunun Başkomutanı emri reddetti ve Kaid-i Azam bu konuda hiçbir şey yapamadı. Bundan açıkça anlaşıldı ki Baba başbakan yapılmış olsa da güç ve yetki ona verilmemişti; aksine yetki ordunun elinde kalmıştı ve ordu da o İngilizin kontrolü altındaydı. Bu duruma dikkatle bakarsanız hayrete düşersiniz!

Bundan sonra da daha önce Kraliyet Hint Ordusu’nda hizmet etmiş birkaç başkomutan daha geldi. Gücün dizginlerini ellerinde tuttular ve yetki de onlara emanet edildi. Onlar İngiliz yanlısıydılar, İngilizlere düşman değillerdi; oysa ayrı bir ülke kazanmanın sebebinin İngilizlerden nefret olduğu söyleniyordu. Ancak gerçek ve nihai güç, Müslümanların gerçek temsilcilerine asla ulaşmadı; aksine sürekli olarak İngiliz yanlılarının elinde kaldı. Ülkenin ilk yıllarında yargı kararları bile tamamen İngiliz hukukuna göre veriliyordu. Yani bu nominal olarak bile bir İslam cumhuriyeti değildi; aksine içinde saf İngiliz hukuku hüküm sürüyordu.

Yöneticilerimiz bu şekilde yabancıydı, düzen de yabancıydı; oysa ülke Müslümanlar tarafından bir İslami düzenin uygulanması için elde edilmişti; bu ne garip bir felsefedir!

Bunu şu örnekle anlayın: Amerika’nın Afganistan’dan çekilmesinden sonra o ülkenin gücü, Amerika tarafından eğitilmiş Eşref Gani’nin ordusuna verilseydi, o zaman birileri çıkıp, Afganistan’da cihat yapıldı ve Amerika da gitti, o halde neden İslami düzen uygulanmadı diye sorar mıydı? Asla! Çünkü sonuçta İngiliz ile onun eğittiği ordu arasında ne fark var? İngilizler bizzat mevcut olmasalar bile onların ajanları ve maşaları halen mevcut; bu yüzden yalnızca yüzleri değiştirmek hiçbir şeyi değiştirmez.

Geri kalanına gelince, Kaid-i Azzam’ın ölümünün esrarengiz olduğu, yani zehirlendiği neredeyse kesinleşmiş bir meseledir. Ondan sonra Liyakat Ali Han öldürüldü, onun katili de olay yerinde öldürüldü, avukatının yanında bulunan davanın önemli belgeleri kayboldu ve dava bugüne kadar çözülebilmiş değil. Bütün bunların arkasında kesinlikle bir şey vardı! Bunlar tesadüfi olaylar değildi; perde arkasında yürütülen, önceden çizilmiş planlardı. Sebep, gücün bizim elimizde olmamasıydı; aksine biz dışarıdakiler tarafından kullanılıyorduk.

(Bir yan not: İran devrimi başarılı oldu, çünkü onlarda belirli temel özellikler mevcuttu: birincisi, safların birliği; ikincisi, fikri birlik; üçüncüsü, önlerinde hiçbir yabancı gücün engel olarak durmaması. Eğer herhangi bir örgüt veya hareket tek bir sancak altında, tek bir düşünceyle, tek bir hedef için çalışırsa bir gün mutlaka hedefine ulaşır.

Bunun tarihteki yakın bir örneği, Afganistan’daki Molla Muhammed Ömer Mücahid’in (rahimehullah) İslami hareketidir; onlar tek bir sancak altında tek bir hedef için ayaklandılar ve ilk aşamada önlerinde hiçbir yabancı güç engel olarak durmadı, bu yüzden başarılı oldular. Ancak bizim ülkemizde ne fikri birlik vardı, çünkü kimileri Hindistan’ın taksimini desteklerken kimileri bu fikre katılmıyordu. Taksimi destekleyenlerin liderliği bile yabancı temsilcilerin elindeydi. Safların birliği de yoktu; aksine çok sayıda hizip vardı. Ve hem gündem hem de gücün kendisi dışarıdakilere aitken yabancı bir güç nasıl engel olabilirdi ki ? O halde başarısızlıktan başka ne elde edilebilirdi?)

Meselenin özeti: Başarısızlığın sebebi bizim farklı fikirlere sahip insanlar olmamız değildi; aksine gerçek şu ki Hindistan’ın taksiminin hedefi, ilk başta, bugün onu sandığımız şey değildi ve sonra da oturup başarısızlığın sebeplerini düşünüyoruz. Gerçek hedef başka bir şeydi, ancak farklı türden sloganlar vardı. Halk birdi, ancak güç başkasının elindeydi; bu yüzden Hindistan’ın taksiminin gerçek hedefini asla anlayamadık.

İkinci sebep: Demokrasi yolunun başarısızlığı

Büyüklerimiz anayasanın ıslahı için geniş ve ciddi çabalar sarf ettiler; ancak soru şu: Bu çabalar gerçekten şeriatın uygulanması için mi? Bu yol aracılığıyla İslami bir düzen kurmayı başarabilir miyiz? Ve bu vasıta aracılığıyla geçmişimizin eksikliklerini telafi edebilir miyiz?

Anayasayı ıslah etmekle İslami düzen uygulanmış olur mu?

Gücün dizginleri, İngilizler tarafından eğitilmiş ve onların işaretleriyle hareket edenlerin elinde. O halde ülkenin işleri gerçekten parlamentonun elinde mi? Bu sahanın lideri Mevlana Fazlur Rahman Sahib, parlamentonun artık müesses nizamın cariyesi haline geldiğini söylerken. O, bir başka röportajda, bizim yasalarımızın yurt dışından geldiğini ve kendi ülkemizde Batı’yı temsil eden insanlar bulunduğunu söylemişti.

Bununla birlikte Mevlana Fazlur Rahman Sahib bir konuşmasında şöyle de demişti:

“İnsanlar İslam’ın hakimiyetinden bahsediyor; ancak ben diyorum ki şimdi, hakimiyetten bahsetme zamanı değil; aksine biz şimdi İslam’ın savunulmasından bahsediyoruz.”

Bundan açıkça anlaşılıyor ki bu yol aracılığıyla şeriatın uygulanması imkansız. O halde neden ümidimizi kaybetmeyelim? Mücadelemizi nasıl bu şekilde sürdürelim ve neden onu daha da genişletelim? O halde yalnızca şu tek cümleyle mi yetinelim: Sonuçlardan sorumlu değiliz?

Oysa bu ifade, seçilen yolun şeriatta memurun bih olduğu yerde doğrudur; yani kişiye şeriat tarafından o yolda yürümesi emredilmiştir ve yalnızca o yolda yürümek, Allah’ın (Subhanehu ve Teala) emrini yerine getirmek sayılır. Böyle bir durumda sonuç elde edilsin ya da edilmesin, en azından o yolda geçen bütün hayatımız Allah’a (Subhanehu ve Teala) ibadet sayılır. Ancak düşünürsek, bu demokrasi yolu, şeriatın hiçbir yerde emretmediği bir yoldur. Şeriatın uygulanması için bu yol ne Kur’an-ı Kerim’de ne de Hadis’te belirtilmiştir. Ne Allah (Subhanehu ve Teala) ne de Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) bu yolu hiçbir yerde emretmemiştir. Oy kullanmak aracılığıyla İslami bir düzenin kurulduğu hiçbir yerde sabit olmamıştır; dolayısıyla bu yolu dinin bir parçası saymak büyük bir hatadır ve bu, diğer büyüklerimizin de görüşüdür. İşte sebep budur…

Müftü Seyyid Muhtaruddin Şah, Esrarü’l-Üruc adlı kitabında demokrasiyi uzun uzadıya ele almıştır. Onun sözlerinden birkaç cümle aktarıyorum: “Hilafet, dini ikame etme ve uygulama sorumluluğunu Müslüman yöneticinin üzerine yükler; oysa cumhuriyetin ne Allah ve Resulü ile bir bağı vardır ne de din ve dinin ikamesiyle bağlantılı bir hedefi. Cumhuriyetin görevi halkın isteklerini yerine getirmektir ve o, kanunları onların isteklerine uygun yapmakla yükümlüdür.” (s. 39)

“Cumhuriyet sisteminde oy çoğunluğunu elde etmek için kamuoyunun kendisi ve partisi lehine şekillendirilmesi gerekir. Kamuoyunu kazanmak için, hakikatin açıkça ortaya konmaması gerekli görülür; aksine kişi nereye giderse gitsin, ne tür insanlarla karşılaşırsa karşılaşsın, her türlü düşünceden ve her sınıf insandan oy alabilmek için onların rengine bürünmelidir. Bunun zorunlu sonucu, hak ile batıl arasındaki ayrımın ortadan kalkmasıdır ve cumhuriyet sisteminde aktif partilerin mensupları arasında yalan, sahte propaganda, dalkavukluk, sahtekarlık ve diğer bu tür ahlaki bozukluklar büyür.” (s. 42)

Not: Burada yalnızca birkaç karşılaştırmalı nokta zikredilmiştir. Bunlardan, bir cumhuriyet sisteminin ve Batılı bir cumhuriyetin ne olduğuna kendiniz hükmedin. Eğer o Deccallik değilse, başka nedir? Şüphesiz cumhuriyetçilik, İslam’a ve hak dine karşı derin bir komplodur. (s. 44)

“Yukarıda zikredilen gerçekler ışığında açıklığa kavuşmaktadır ki bu şeytani yol aracılığıyla İslam’ın uygulanmasını ummak faydasız ve beyhude bir çabadır. Bu yüzden Müslümanlar, bu aldatıcı, Deccali sistemi İslam’a iliştirmemelidir; aksine bütün hayatlarını saf İslami ilkeler üzerine inşa etmeye çalışmalıdırlar.

Bir zaruretten dolayı bu sisteme katılanlardan yalnızca şunu istiyoruz: Bu sisteme İslam adını ve alametlerini iliştirmesinler ve de konuşmalarında ve eylemlerinde, bu cumhuriyet anayasası altında yapılan seçimlerin dini bir amel veya sevap kazandıran bir iş olarak görülmesine yol açacak hiçbir şey yapmasınlar.” (s. 45)

Yukarıdaki alıntılardan açıklığa kavuşmuştur ki bir cumhuriyete katılmak asla dini bir amel değildir, yalnızca bir zarurettir. O halde, biz aslında en başta din yolunu seçmemişken nasıl olur da “ümidinizi kaybetmeyin, sonuçlar Allah’ın (Subhanehu ve Teala) elindedir” diyebiliriz?

Bir başka nokta da şudur: Anayasa üzerinde çalışılsa ve o, varsayımsal olarak tamamen İslami hale gelse bile, hedef yalnızca anayasanın İslamileştirilmesi değildir; aksine gerçek hedef İslam’ın pratik olarak uygulanmasıdır. Bunun ötesinde daha da büyük bir sorun, bu anayasanın uygulanmasının da bizim gücümüz ve kontrolümüz dahilinde olmamasıdır.

Eğer anayasa, İslami hale geldikten sonra bile halen uygulanmazsa, o zaman bizim İslam’ımız şu anda olduğu gibi, yalnızca camiye ve medreseye hapsedilmiş olarak yine birkaç sayfayla sınırlı ve mahsur kalacaktır. Kanunun uygulanması yine o kimselerin elinde kalır ki onlar kendileri o kanuna bağlı değildir. Şimdi anayasaya ribanın önleneceğine dair bir değişiklik getirilmiştir; ancak bu her şeyden önce yalnızca bir vaattir ve bundan daha fazla bir statü taşımamaktadır. Şeyhülislam Sahib bizzat bir ders sırasında, bunun üzerinde amel etmenin son derece zor olduğunu söylemiştir. Sebep, bu kanunu uygulayanların kendilerinin faizli işlemlere bulaşmış olmaları ve güvenilir olmamalarıdır.

Bundan önce, üzerinde düşünülmeye değer bir nokta şudur: Pakistan’ın gerçek yöneticisi olan ordu, anayasaya perde arkasından, parlamentodan dahi geçirmeden kendi seçtiği değişiklikleri getirebiliyor veya parlamentoyu onları geçirmeye zorlayabiliyor; ve sonra o değişiklikler de uygulanıyor; nitekim yakın zamanda bazı değişiklikler getirildi. Bugün deniyor ki İslam bu yoldan gelebilir ve Kadıyanilere karşı çıkarılan kanun bunun bir örneği olarak sunuluyor. Buna şu söylenmelidir ki Kadıyanilere karşı kanun, elhamdülillah, çıkarıldı; ancak şimdi onun kalıcı biçimde korunması ve savunulması gerekiyor; çünkü onu yürürlükten kaldırma veya değiştirme çabaları da sürdürülmektedir.

Bunlar nasıl yöneticiler ve nasıl Müslümanlardır? Ne anayasaya ne de İslam’a saygı duyuyorlar. Şu anda bile Kadıyaniler orduya alınmakta; oysa onların hükmü idamdı; çünkü mürted olmuşlardı. İslam’ı kabul etmiş olsalardı, kendi zamanlarında idam edilmeleri gerekirdi; İslami hüküm buydu, ama her neyse!

Üçüncü sebep: Bireysel amellerin toplumsal bir sistem olarak sayılması

Denir ki ulemamız medreseler aracılığıyla dini korumuştur ve bunun sonucu bugün Pakistan’ın camileri dolup taşmaktadır. Buraya kadar bu ifade doğrudur; ulemamız halk arasında büyük hizmetler yapmıştır; ancak şuna dikkat edilmelidir ki bu hizmetler bireysel hayata ilişkindir. İslam’ın bir insanın bireysel hayatı için belirli bir yönü olduğu gibi, toplumsal hayat için de ayrı, kapsamlı ve bağımsız bir sistemi vardır.

Burada tartışma sistem ve şeriatın uygulanması hakkındadır; ancak böyle bir zamanda bireysel ameller tartışmasını gündeme getirmek konuyu karıştırır. Biz gerçek tartışmadan kaçıp birkaç cümleyle kendimizi teselli ediyoruz; oysa bireysel hayatın amellerinin toplumsal ve hükümet sistemiyle doğrudan bir bağı yoktur. Amerika’da dahi namaza yasak yoktur, oruca da yoktur, zekata da yoktur. Eğer bir şeye yasak varsa, o da İslami düzenin uygulanmasına yöneliktir. Bireysel amellerimiz çok iyidir, camilerimiz dolup taşmaktadır ve medreselerimiz son derece düzenli biçimde işlemektedir. Bunun basit anlamı şudur ki ulemamız iyi; onlar halklarına hizmet etmişler ve bu yönetim sorumluluğunu da kendi omuzlarına almışlardır; ancak şeriatın ve kısas hadleri nerededir?

Dördüncü sebep: İmtihan korkusu

Denir ki Afganistan’da bir İslami düzen kuruldu, yedi yıl sürdü ve sonra çöktü.

Eğer bu ifadenin anlamı, bizim bir İslami düzeni ayakta tutamayacağımız ise o zaman siz kendiniz itiraf ediyorsunuz ki sonuçlardan sorumlu değiliz.

Ancak kastedilen şey, bir İslami düzen kuracağız ama onu ayakta tutmak zor olacak ise o zaman derim ki: Düşmek bir olaydır ve mutlaka gelen bir imtihandır; ama düşmüş halde kalmak kişinin kendi tercihidir.

Bakın! Molla Ömer Mücahid (rahimehullah) doğru bir yol seçti; saf İslami ilkeler üzerinde duran bir yol; ve bu yüzden başarılı oldu. Allah (Subhanehu ve Teala) ona bir İslami düzen lutfetti ve sonra onu bir kez daha imtihan etti; ancak o bu imtihanda da başarılı oldu. Elhamdülillah, bugün bir kez daha hakim durumdalar. Bugün Deccali medyanın çeşitli imtihanlarıyla karşı karşıyalar; ancak bunda da başarılı oluyorlar, çünkü din yolunu terk etmediler ve düzeni korudular. Asıl mesele şudur ki saf İslami yolu seçmemiz gerekiyor.

Bu dünyada var olduğumuz ve Müslüman olduğumuzu iddia ettiğimiz sürece Allah (Subhanehu ve Teala) bizi mutlaka imtihan edecektir. Kafirlerin hakimiyeti yüzünden İslami bir düzenin uygulanmasının zor olduğunu söylemek yanlıştır. Gerçek şudur ki Allah’tan (Subhanehu ve Teala) daha büyük bir planlayıcı yoktur. Eğer O, vaktin şimdi olduğunu emrederse, bunda hayır ve bereket vardır. Afganistan yirmi yıl imtihan altında kaldıysa hükümeti de bu vesileyle düzene girdi. Allah (Subhanehu ve Teala) münafıkları gerçek müminlerden ayırdı ve hükümeti salih kullarının eline verdi.

Eğer kafirler hakimse zayıflar için savunma cihadı mevcuttur; ta ki onun aracılığıyla kendilerinden daha güçlü bir düşmanı yensinler; Afganistan’da olduğu gibi. Kısacası hiçbir şey zor değildir; biz yalnızca İslam’ın gösterdiği o doğru yolu seçmeliyiz. Gazze ve Filistin’deki mevcut duruma bakın; onlar İslam’ın gösterdiği yolu seçtiler. Şimdi ister Yahudilerden kurtuluşu elde etsinler ister etmesinler, onlar kendileri zaten galip durumdalar ve inşallah galip olacaklardır.

Allah (Subhanehu ve Teala) kullarını imtihan eder ve şimdi gerçekten de Kıyamet Günü’nün yaklaşma vaktidir. İslam üzerinde amel etmek, elinde kor halinde bir köz tutan kimse gibidir; ancak asıl hedef, İslami ilkeleri elimizden bırakmamamız gerektiğidir. Zafer vaadi tam da bu yolda yürümekte yatar. Kıyamet Günü’nde soru, sonuçlar hakkında olmayacaktır; aksine soru, İslami ilkeleri seçip seçmediğimiz hakkında olacaktır. Allah (Subhanehu ve Teala

Exit mobile version