Yazan: Selman
İslam’ın düşünce sisteminde “ıslah” ve “fesat” kavramları birbirine açık biçimde zıt durmaktadır. Kur’an-ı Kerim ıslahı, fesadın giderilmesi, salaha ve iyileştirmeye kavuşturulması ve işlerin daha iyi hale getirilmesi olarak tarif eder; fesat ise bunun karşıtı olarak sunulur. Bu zıtlık, İslami bir düzene karşı “isyan” veya silahlı ayaklanma meselesi gündeme geldiğinde daha da keskinleşir.
Buradaki temel soru şudur: Islah amaçlı bir eylem ile fesat nitelikli bir davranış arasındaki çizgi nerededir ve bu ikisini birbirinden nasıl ayırt edebiliriz? Bu makale, Ehl-i Sünnet’in fıkıh kaynaklarına dayanarak bu ince çizgiyi açıklığa kavuşturmaya ve onun aşılmasının zararlı sonuçlarını göstermeye çalışmaktadır.
İslam alimleri isyanı şöyle tanımlamıştır: “Müslüman yöneticiye ve İslam devletine, onu devirmek amacıyla ayaklanmak.” Bu tanım, isyanın idari nizamı yıkmaya yönelik bir eylem olduğunu açıkça göstermektedir. Ancak isyan suçunu diğer suçlardan ayıran şey, üç temel şartın varlığıdır. Birincisi, isyancıların, kendi görüşlerine göre eylemlerini haklı göstermek için kullanılabilecek bir tür tevile veya yanlış anlamaya/şüpheye sahip olmaları gerekir. İkincisi, birkaç kişinin donatılması veya toplanmasıyla dağıtılamayacak kadar güce ve sayıya sahip olmaları gerekir. Üçüncüsü, kendilerini yöneticinin ulaşamayacağı bir yere koymuş ve savaşmaya kararlı olmaları gerekir. Bu şartlar, isyanın yalnızca küçük veya sınırlı bir ayaklanma olmadığını göstermektedir. O, arkasında yapı bulunan, askeri güçle desteklenen örgütlü bir harekettir.
Ancak bu “tevil” ve “şüphe” hangi noktada ıslah çizgisini aşar ve fesat alanına girer? Kur’an-ı Kerim bu konuda ciddi bir uyarı yapmaktadır. Allah Subhanehu ve Teala, Şura Suresi’nde şöyle buyurmaktadır:
«إِنَّمَا السَّبِیلُ عَلَى الَّذِینَ یَظْلِمُونَ النَّاسَ وَیَبْغُونَ فِی الْأَرْضِ بِغَیْرِ الْحَقِّ أُولَئِکَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِیمٌ»
“Yol ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenler aleyhinedir. İşte onlar için acı bir azap vardır.”
Allah Subhanehu ve Teala başka bir yerde, ıslah için çalıştıklarını iddia ederken uygulamada yeryüzünde fesat yayanları yanıltıcı iddialarıyla toplumu doğru yoldan çevirenler olarak tarif etmektedir. Bu ayetler, ıslah adına başlayan her hareketin zorunlu olarak ıslaha götürmediği konusunda açık bir uyarıda bulunmaktadır. Hatta bu, daha da büyük bir fesada da dönüşebilir.
Gerçek bir ıslahçı ile fesatçı bir isyancı arasındaki temel fark, yöntemlerinde ve eylemlerinin sonuçlarında yatmaktadır. Islah, kademeli bir süreçtir; hukuk içinde kalan ve iyi niyetle yürütülen bir süreçtir. Sonucu, anlaşmazlıkları gidermek, barış ve sükuneti getirmektir. İsyan ise şiddet içeren ve yıkıcı mahiyeti nedeniyle fitneye, kan dökülmesine ve güvenliğin kaybedilmesine yol açar.
İslam toplumlarının tarihi tecrübesi buna şahitlik etmektedir. Pek çok isyancı grup, dini ve vatanı savunmak gibi sloganlarla sahaya girmiş, ancak uygulamada iç bölünmeleri körüklemiş, düşmanların müdahalesine zemin hazırlamış ve nihayetinde İslam toplumlarının zayıflamasına ve gerilemesine katkıda bulunmuştur.
Buradan çıkarılacak ders şudur: “Islah için ayaklanmak” ile “güç için isyan etmek” arasında çok ince ve hassas bir çizgi vardır. Bu çizgiyi aşmak mutluluk veya ıslah getirmez. Onun sonucu fesat ve yıkımdan başka bir şey değildir.
