Hayali Hilafetten Gerçek Çöküşe!   Bölüm 2

Abdullah Arab

 

 

Hiç şüphesiz DAEŞ Haricilerinin yenilgisinin ve yüksek hayalleriyle büyük iddialarını gerçekleştirememelerinin en önemli sebebi, menheci sapkınlıklarıdır. Başından itibaren kendisini El-Kaide örgütü ve liderliğinin bir uzantısı olarak takdim eden, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yoluna nispet iddia eden bu grup, çok geçmeden Ehl-i Sünnet ile arasındaki uçurumu giderek büyüten ciddi itikadi sapkınlıklarını ortaya koymuştur.

 

Evet, kısa bir süre geçtikten sonra DAEŞ Haricilerinin tüm hakikati açığa çıkmış ve bu grubun, Ehl-i Sünnet’i temsil etme ve de can ve mallarını savunma iddiasına rağmen gerçekte Ehl-i Sünnet metodolojisiyle hiçbir bağı olmayan, hatta ona tamamen zıt itikat taşıdığından artık şüphe kalmamıştır. İşte bu nedenle, Haricilerin menheci sapkınlığı, İslam ümmetinin genel kitlesinin onlardan yüz çevirmesinde doğrudan bir sebep olmuş ve çıkışlarındaki hızla orantılı şekilde çöküşleri de hızlı olmuştur.

 

Bu yazı bağlamında, Haricilerin uygulamaları ile Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesi arasındaki en belirgin çelişkilere ışık tutacağız.

Müslümanları Tekfir Etme Meselesi

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesi ile DAEŞ Haricilerinin uygulamaları arasındaki en belirgin çelişkilerden biri, Müslümanların tekfir edilmesi meselesidir. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Kuran-ı Kerim’in yönlendirmeleri ve Nebevi Sünnet ışığında, tekfir meselesini son derece ihtiyatla ele alır; ancak açık durumlarda ve kesin şer’i deliller varlığında buna cevaz verir. Nitekim Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“Bir kişi din kardeşine ‘ey kafir’ derse bu söz mutlaka ikisinden birine döner.”

 

Bu menhec, İslam ümmetinin birliğini koruma ve fitnelerden sakınma üzerine kuruludur. İmam-ı Azam Ebu Hanife ve İmam Şafii (Allah her ikisine de rahmet etsin) gibi Ehl-i Sünnet’in büyük alimleri, haksız yere tekfirden kaçınmanın ve bu konuda aceleci davranmaktan sakındırmanın gerekliliğini vurgulamışlardır.

 

Buna karşılık DAEŞ Haricileri ise bariz bir menheci sapkınlık izleyerek aşırı fikirleriyle uyuşmayan her Müslümanı kolayca tekfir etmiş, onların can ve mallarını hiçbir takva ve şer’i ölçü tanımadan helal saymışlardır. Bu davranış sadece Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesiyle çelişmekle kalmamış, aynı zamanda masum Müslümanların kanlarının geniş çapta dökülmesine ve İslam ümmetinin parçalanıp bölünmesine yol açmıştır. Sünnete tabi olduğunu iddia eden bu grup, pratikte aşırı tekfirleri sebebiyle kendilerini İslam dairesinden çıkaran ilk Haricilerin fiillerine benzeyen eylemler gerçekleştirmiştir.

 

Müslümanların ve Sivillerin Canlarının Korunmasına Yaklaşım

İkinci belirgin çelişki ise onların Müslümanların ve sivillerin canlarının korunmasına yaklaşımlarıyla ilgilidir. “Müslüman, dilinden ve elinden diğer Müslümanların emin olduğu kimsedir” gibi sahih hadislere dayanan Ehl-i Sünnet akidesi, Müslümanın canının dokunulmazlığını teyit eder, haksız yere öldürmeyi haram kılar ve hatta savaş zamanlarında bile ölçüsüz kan dökülmesini yasaklar. İmam Malik ve İmam Ahmed b. Hanbel (Allah her ikisine de rahmet etsin) gibi Ehl-i Sünnet alimleri, cihatta şer’i ölçülere uymanın, sivillere yönelik şiddet eylemlerinden uzak durmanın gerekliliğini vurgulamış, hatta kadınların, çocukların ve yaşlıların canlarının düşmanla karşı karşıya gelindiği durumlarda dahi korunmasını farz addetmişlerdir.

Ancak DAEŞ Haricileri, bu akidenin tam aksine, Müslüman ve gayrimüslim binlerce masumun hayatına mal olan toplu katliamlara başvurmuşlardır. Bu sapkınlık, sadece Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat menheciyle bağdaşmamakla kalmamış, aynı zamanda İslam’ı savunma sloganı altında ümmete en büyük zararları veren tarihi Harici fitnesini akıllara getirerek, onların halkın desteğini kaybetmelerine ve ümmet tarafından dışlanmalarıyla sonuçlanmıştır.

Ehl-i Kitap ve Dini Azınlıklarla İlişki Biçimi

Üçüncü çelişki ise Ehl-i Kitap ve dini azınlıklarla ilişki biçiminde kendini göstermektedir. “Dinde zorlama yoktur” (Bakara Suresi 256) gibi Kuran ayetlerine istinad eden Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ın köklü akidesi, hoşgörü ilkesini ve gayrimüslimlerin haklarının korunmasını teyit eder. Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’deki Yahudilerle olan muamelesi, bu menhecin açık bir pratik modelidir. İmam Gazali gibi Ehl-i Sünnet alimleri de cizye sistemine saygı gösterilmesinin ve zimmilerin güvenliğinin teminat altına alınmasının gerekliliğini vurgulamış, onlara yönelik herhangi bir saldırıyı şer’an haram addetmiştir.

 

Fakat DAEŞ Haricileri, bariz bir menheci sapkınlıkla, Hristiyanlar ve Ezidiler gibi dini azınlıkları öldürme ve işkence etme cüretini göstermiş, onların haklarını açık bir şekilde ihlal etmişlerdir. Ehl-i Sünnet menheciyle olan bu açık çelişki, sadece İslam’ın imajına zarar vermekle kalmamış, aynı zamanda İslam dünyasının bu grubu İslam’ın hakiki bir temsilcisi olarak reddetmesinde doğrudan bir sebep teşkil etmiş ve bu durum, beklenenden daha hızlı bir şekilde yok olup çökmelerini hızlandırmıştır.

Exit mobile version