Bölüm 6
Ebu Umeyr el-Afgani
Yirmi birinci yüzyılın başlangıcıyla birlikte, haç ile İslam arasında yeniden doğrudan bir çatışma başladı. Hilal ile haç arasındaki çatışma yüzlerce yıl önce olduğu gibi tekrar geri döndü. İslami siyaset ve kapitalizm kendilerini doğrudan bir karşı karşıya gelişin içinde buldu. İman, tankla çarpıştı ve “Allahu Ekber”, işgal, cihat, şehadet, istişhad ve küfür terimleri yeniden güçlü bir şekilde dillerde yankılanmaya başladı.
Evet, bu sefer Batılı teorilere meydan okuyan taraf cihat ve İslami düşünce idi. Hatta Amerikan maddi çıkarlarına karşı duran bazı seküler düşünürler bile Batının cihat ve mücahitler tarafından mağlup edileceği kanaatine varmışlardı. Örneğin Irak’ta, Saddam Hüseyin yönetiminin son günlerinde cihat sloganı yeniden gündeme getirildi. Batı ise bu kez hem Afganistan’a hem de Irak’a doğrudan bir haçlı seferi başlattı ve her iki ülkeyi işgal etmek için tüm askeri gücünü seferber etti. Bu iki ülke maddi olanaklar açısından zengin olmasa da buralarda cihat ruhu, İslami düzen ve hilafet düşüncesi halen canlıydı.
Dikkat çekicidir ki Irak gibi milli ve seküler düşüncelerin hakim olduğu bir ülkede bile direniş ve cihat ruhu yeniden canlandı. Tarihe dönecek olursak seküler rejimlerin Müslümanları savunmak için işgale karşı koymadıklarını, seküler gençlerin işgalcilere karşı durduklarının bilinmediğini, aksine birçoğunun onlarla saf tuttuğunu veya işbirliği yaptığını görürüz.
Irak’ta Amerika Birleşik Devletleri’ni mağlup edenler, “Allahu Ekber” sancağı altında ve cihat adına savaşan Müslümanlardı. Bu savaş, Washington’un beklediğinden çok daha uzun sürdü. Aynı zamanda, cihat, hilafet ve İslami düzen fikirleri dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar arasında yayılmaya başladı; öyle ki Batı’nın kalbinde bile binlerce kişi bu fikirleri benimsedi.
Batı, İslami düşünce, cihat ve İslami sistemle mücadele etmek için çok sayıda medya mensubunu, kurumu ve örgütü seferber edip davranış ve İslami değerleri değiştirmek için çeşitli isimler altında büyük projeler başlattıysa da umduğu sonuçları elde edemedi. İslam’ı, cihadı ve İslami düzeni terörle eş anlamlı göstermek için gece gündüz çalıştı; aynı zamanda bazı seküler sesler aracılığıyla cihat kavramını değiştirip onu meşru savaş yerine “çaba” ve “gayret” ile sınırlamaya çalıştı.
Cihadı yeniden tanımlamak ve onu savaş anlamından arındırmak için harcanan para miktarı üzerinde hassas bir çalışma yapılsa bu amaç için milyonlarca dolar harcandığı ortaya çıkardı. Batı ayrıca Müslümanların zihninde silahı ve askeri hazırlığı geri kalmışlığın ve zilletin kaynağı, kalkınma ve ilerlemenin önündeki en büyük engel olarak göstermeye çalıştı.
Hatta İslam toplumları içinde cihadın sadece manevi bir çaba olduğunu, savaşın sona erdiğini veya artık meşru olmadığını savunan gruplar ortaya çıktı. Ancak Batı’nın cihadı terör, vahşet ve masum öldürme olarak tanımlayan veya hilafeti baskı ve geri kalmışlık olarak gösteren propagandası beklenen sonuçları vermedi.
Batı, Afganistan, Irak, Yemen ve Somali’de cihat, hilafet ve İslami düzen savunucularına karşı doğrudan bir savaş yürütürken bu kavramları karalamak ve bunların yerine Batı demokrasisini, insan haklarını ve sekülerizmi ilerleme ve refahın yolu olarak sunmak için milyarlarca dolar harcıyordu. Ancak başarıdan çok başarısızlığa doğru gittiğini de hissediyordu.
Batılı endişe, onlarca yıl seküler politikalara tabi olan ve İsrail’e komşu bir ülke olan Mısır’da, İslami akımın seçimleri kazanması ve Muhammed Mursi’nin halk iradesiyle başkan olmasıyla daha da arttı. Ayrıca İslami düşünce Türkiye’de gençler arasında güçlü bir şekilde yeniden canlanırken Filistin’deki Hamas mücahitlerinin safları gün geçtikçe güçleniyor ve örgütleniyordu.
Suriye, Irak, Afganistan, Somali, Yemen ve bazı Afrika ülkelerinde yüz binlerce genç, İslami düzen kurmak için savaşmaya girişmişti. Böylece Batı, tüm çabalarına rağmen kendini bir başarısızlıktan diğerine sürüklenir buldu.
İşte bu noktada Batı, hilafet, İslami düzen ve cihat fikriyle geleneksel yöntemlerle mücadele etmenin artık işe yaramadığı sonucuna vardı. Geçmişte başarılı olduğunu düşündüğü eski bir stratejiye geri döndü: Fikre, sadece onun sahiplerini hedef alarak değil, içeriden saldırmak.
Düşünce ayrıca, içinde hilafet sloganının yükseltildiği bir proje oluşturmak üzerineydi; öyle ki Müslümanlar kendi gözleriyle cihadın vahşet ve masum öldürme anlamına geldiğini, hilafetin baskı ve adaletsizlikten başka bir şey olmadığını ve İslami düzenin modern çağda uygulanabilir olmadığını görsünler. Ama soru şuydu: Bu projeyi kim uygulayacaktı?
Müsteşrikler mi?
Hayır, çünkü Müslüman gençlik daha bilinçli hale gelmişti.
İslam ülkelerindeki Batı yanlısı yöneticiler mi?
Hayır, çünkü birçok Müslüman, onları artık Batı politikalarının bir uzantısı olarak görüyordu.
Bu nedenle, içinde hilafet sloganının yükseltildiği, başında gizlice istihbarat örgütlerine bağlı unsurların bulunduğu, tabanını ise cihat, hilafet ve İslami düzenden sadece genel sloganları bilen, bunun uğruna kendilerini feda etmeye atılan hevesli Müslüman gençlerin oluşturduğu bir projeye ihtiyaç vardı.
Batılı istihbarat örgütlerinin bu projeye “DAEŞ” adını verdiği, insanları çekmek ve aldatmak için ise “İslam Devleti” isminin seçildiği görülmektedir. Bu projenin fiili faaliyetinin 2014 yılında Irak’tan başladığı düşünülmektedir.
