Bölüm 2
Dr. Hammam Sultani
Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinde gayrimüslimin faziletinin kabul edilmesi ve olumlu tutumlarının övülmesinin caiz olduğu sabit olduğuna göre, bir Müslümanın bir gayrimüslimе bir yardımından dolayı teşekkür etmesi veya övgüye değer bir tutumunu takdir etmesi yahut güzel bir davranışını övmesi hangi şer’i delille küfür sayılabilir?!
Gerçek şudur ki bu iddiaları ortaya atanlar, Haricilerin yolunda günahlar sebebiyle Müslümanları tekfir etmekle yetinmemekte, bilakis bunu aşarak Nebevi Sünnet’te meşruiyeti sabit olan hususları küfrü gerektiren şeyler olarak görmektedirler. Bu düşünce tarzı, aşırılığın, ilmi tutarsızlığın ve şer’i nasslardan sapmanın açık bir alametidir.
Dahası, bir Müslümanın bir gayrimüslimi övgüye mazhar etmesinde ve ondan şahsi bir ihsan sadır olmamışsa bile bir hasletini veya yüce bir ahlakını övmesinde şer’an hiçbir sakınca yoktur. Aynı şekilde, bir Müslümanın bir gayrimüslimin ailesine, onun güzel şöhretini veya kerim ahlakını takdir ederek ihsanda bulunması caizdir. Resulullah’ın sallallahu aleyhi ve sellem Sefane bint Hatim et-Tai’ye güzel muamelesi buna en güzel örnektir.
Buna göre, bir gayrimüslimin övgüye mazhar olacak bir vasfının kabul edilmesi veya bir ihsanından dolayı ona teşekkür edilmesi yahut yaptığı olumlu bir rolden dolayı övülmesi, tekfir sebebi olamaz. Bu gibi hususları küfür saymak, gerçekte dinin hakikatini idrak etmeyen ve onun asıllarına ve zabıtalarına vakıf olmayan o aşırılık yanlılarının düşüncesinin ürünüdür.
Evet, şayet bir Müslüman bir gayrimüslimi yaltaklanmak, dünyevi bir menfaat veya gayrimeşru bir gaye için hak etmediği vasıflarla övmeye kalkışırsa bu haram ve batıl bir fiil olur; ancak sırf bu fiil sebebiyle küfrüne hükmedilmez. Ancak övgü onun küfrüyle ilgili olur, şirkinin gerekçelendirilmesi mahiyetinde bulunur, Müslümanlara karşı saldırganlığının övülmesi şeklinde olur, yahut sözle, fiille veya Müslümanlara karşı işbirliği yapmak suretiyle ona yardım etmek şeklinde tezahür ederse bunlar türüne ve mahiyetine göre sahibini küfre ulaştırabilecek hususlardır.
Bu sebeple hak talebinde olan kişinin bu hassas meselelerde karışıklıktan kaçınması ve DAEŞ Haricileri ve diğer aşırılık yanlısı grupların yaydığı mugalataların ve şüphelerin kurbanı olmaması gerekir.
Gayrimüslim devletler veya fertlerle ilişkiler, karşılıklı ekonomik işbirliği, ticari bağlar, siyasi ilişkiler, diplomatik görüşmeler veya bazı durumlarda ittifaklara gelince; şayet bunlardan maksat İslam devletinin menfaatlerini korumak, Müslümanların maslahatını gözetmek veya onlara uygulanan kuşatma ve kısıtlamaları kaldırmak ise ve bütün bunlar İslam şeriatının çizdiği zabıtalar ve sınırlar çerçevesinde gerçekleşmek şartıyla, bu tür şeyler şer’i siyasetin meşru bir parçası sayılır.
Mis kokulu Nebevi Siyer, bu babta bize en iyi delili sunmaktadır; zira Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) gayrimüslimlerle çeşitli alanlarda muamelede bulunmuş, sonradan Müslüman olsunlar veya olmasınlar heyetlerini kabul etmiş, çeşitli kabileler ve gruplarla antlaşmalar akdetmiş, bazılarıyla geçici ittifaklar kurmuş, onlarla alım satım yapmıştır; hatta Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde zırhı bir Yahudi’nin yanında rehin bulunuyordu.
Bu hakikatler, aşırılık yanlısı grupların şüphelerinin üzerine kurulu olduğu temeli yerle bir etmekte ve onların çürük iddialarının asılsızlığını ortaya koymaktadır. Bu sebeple Müslümanların Nebevi Siyeri derinlemesine incelemeye koyulmaları ve gayrimüslim devletler ve fertlerle muamele ahkamını ayrıntılı biçimde açıklamış olan muteber ilmi kaynaklara başvurmaları zorunludur. Bu yolla, aşırılık yanlısı propagandanın etkisi altında kalmış olanların kalplerinden şüphe perdesi kaldırılabilir.
Hatırlayın!
Bir kişinin, onun sönmesiyle insanın elini dahi göremeyeceği bir karanlığın kaplayacağını kesin olarak bilmesine rağmen, zifiri karanlık bir gecede aydınlatan bir kandili söndürmeye çalışması en büyük akılsızlıklardandır.
Sonra biraz düşünün! Şayet bu sıradan bir kandil olmayıp, burada veya orada bazı zayıflık veya noksanlıklarla malul, ancak sadık sabahın müjdecilerinin ufukta belirmek üzere olduğu büyük bir nur olsa ve o nuru taşıyanlar bütün sadakat ve ihlaslarıyla o kalan kusurları onarmaya çalışsa, o nuru söndürmeye çalışmak hiçbir şekilde hijmetten olmaz; bilakis bütün toplumun sonuçlarının bedelini ödeyeceği büyük bir hatadır.
Gerçek şu ki nura düşmanlık edenler, yalnızca karanlığa alışmış olanlar, hayrın her tezahürüne buğz edenler, her ıslah işine karşı çıkanlar ve aşırılıkta öyle bir noktaya varanlardır ki onlar nurun basit kusurlarını bütün kandili söndürmek için bahane edinenlerdir. Oysa akıl ve insaf, nuru muhafaza etmeyi, ondaki bozukluğu ıslah etmeyi ve onu daha da parlak kılmaya çalışmayı gerektirir; karanlığın yeniden dayatılmasını değil.
İkinci Şüphe: Yönetimin Şirk Amellerine İzin Vermekle ve Onları Korumakla Suçlanması
Bir Müslüman fert veya hükümet hakkında şer’i bir hüküm vermeden önce, onlara nispet edilen şeyleri tahkik etmek ve tutumlarını doğru bağlamında anlamak zorunludur. Sırf iddialara, eksik bilgilere dayanarak veya farklı muamelelere tek bir mana yükleyerek tekfir hükümleri vermek, ne ilmi dürüstlükten ne de şer’i ihtiyattandır. Zira kabirleri ziyaret etmek ve orada medfun olanlar için dua etmek ile tarihi mekanlarda gezip putlara tapmak arasında, vatandaşın haklarını korumak ile akidelerini desteklemek arasında esaslı bir fark vardır. Bu farklar göz ardı edilirse bu durum işlerin hakikatini anlamaya götürmez, bilakis yanlış anlamayı daha da artırır.
DAEŞ Haricileri, ülkemizdeki İslam Emirliği’nin yaklaşımına itiraz ederken bu farklı meseleleri birbirine karıştırmakta ve buna dayanarak tekfir sonucuna varmaktadır. Bu sebeple bu şüphenin yönlerini ayrıntılı biçimde ele almak gerekir ki iddia ile hakikat, fiil ile ona terettüp eden şer’i hüküm arasındaki fark ortaya çıksın.
İslam Emirliği’ni tekfir eden DAEŞ Haricileri şöyle iddia etmektedir: “Emirlik kabirlerle ilgili şirk amellerine, ölülerden istimdat talebine, Buda heykellerini ziyarete izin vermektedir. Ayrıca Şiilerin şirk içeren itikatlarını ve amellerini korumakta ve onların mübarek sahabelere ve müminlerin annelerine (Allah onlardan razı olsun) dil uzatmalarını engellememektedir.”
Bu itham, birbirinden farklı meseleleri bir araya toplamaktadır; her bir meselenin hakikati ve mahiyeti anlaşılmadan hüküm vermek doğru olmaz.
Kabirleri Ziyaret Etmek ve Orada Medfun Olanlar İçin Dua Etmek:
Kabirlerle ilgili şirk amellerine ve ölülerden istimdat talebine gelince, İslam Emirliği’nin siyaseti bu tür amellere izin vermek değildir. Ancak ülkemizde Gazneli Mahmud gibi (Allah ona rahmet etsin) meşhur tarihi liderlerin kabirleri ve makamları, aynı şekilde bazı şehitlerin ve hareket liderlerinin kabirleri bulunmakta olup, bazı Emirlik yetkilileri bunları ziyaret etmekte ve orada medfun olanlar için dua etmektedir.
Burada anlaşılması gereken esaslı fark şudur: Kabri ziyaret etmek ve orada medfun olan Müslüman için dua etmek bir şeydir, kabirdeki kimseden ihtiyaçları talep etmek ve ondan istimdat etmek başka bir şeydir. Bu ikisi arasında denklik kurmak doğru değildir.
Zira Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Baki’yi ziyaret eder ve orada medfun olan Müslümanlar için dua ederdi. O şöyle buyurmuştur: “Ben size kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamıştım; ancak Muhammed’e annesinin kabrini ziyaret etmesi için izin verilmiştir; artık onları ziyaret edin, zira bu ahireti hatırlatır.” (Sünen-i Tirmizi: 1054).
Keza Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Cebrail’in (aleyhisselam) şu mesajını nakletmiştir: “Şüphesiz Rabbin sana Baki ehline gelip onlar için istiğfar etmeni emrediyor.” (Sahih-i Müslim, hadis: 974).
Buna göre, sırf kabri ziyaret etmek ve ölü için dua etmek şirk sayılamaz. Şayet belirli bir yerde şeriata aykırı bir amelin varlığı iddia edilirse, bunun ispatı ve mahiyeti hakkında konuşmak gerekir; ziyaretin kendisi buna delil olarak alınamaz.

















































