Ekber Cemal
Hadis alimi Mevlana Muhammed İdris’in şehadeti ve hemen akabinde DAEŞ-H’nin Pakistan kanadının saldırıyı üstlenmesi, Pakistan devleti tarafından desteklenen askeri söylemdeki derin çatlakları ortaya çıkarmıştır.
Detaylara bakın, çünkü gerçek hikayeyi onlar anlatır.
Propaganda açıklamasında DAEŞ, saldırının “Afganistan sınırı yakınlarında” gerçekleştiğini iddia etmiştir. Oysa Şeyh İdris, Çarsadda’da şehit edilmiştir ki burası, Durand Hattı’ndan 100 kilometreden daha uzakta, kalabalık bir şehirdir.
DAEŞ’in bu coğrafi hatası, birçok kişinin zaten şüphelendiği şeyi pekiştirmektedir: Bu terör örgütü, Pakistan askeri kurumunun tam kalbinden, Ravalpindi’deki Genel Karargah (GHQ) tarafından yönlendirilmektedir.
“Afganistan sınırı yakınlarında” ifadesi masum bir hata değildir. Pakistan ordusu, kendi başarısızlıklarının sorumluluğunu Afganistan’a kaydırmak istediğinde defalarca kullandığı tanıdık bir ifade sözcüğü. DAEŞ aynı dili benimsediğinde varılan nokta göz ardı edilemez. Amaç basittir: Pakistan’ın iç krizlerini Afganistan İslam Emirliği’ne (IEA) yüklemek.
Pakistan’ın siyasi tarihi bu oyunun nasıl işlediğini göstermektedir.
Onlarca yıldır hem sivil hem de askeri çevreler, din alimlerini stratejik hedefleri ilerletmek için kullanılan, harcanabilir varlıklar olarak görmüştür. Uygun olduğunda, mücahit olarak yüceltildiler ve savaş bölgelerine gönderildiler. Küresel baskı arttığında veya politika öncelikleri değiştiğinde, aynı alimler ya doğrudan devlet tarafından ya da DAEŞ gibi vekil gruplar aracılığıyla susturularak bir kenara atıldılar.
Bugün, Hayber Pahtunhva’daki üst düzey din alimleri teker teker ortadan kaldırılırken şüphe daha da güçleniyor: Bu alimler, ancak askeri rejimin amaçlarına hizmet ettikleri sürece kullanışlıydılar. Siyasi olarak değerlerini yitirdiklerinde suikaste açık hale geldiler.
Oldukça açık. Devletin söylemiyle en sıkı bağlantı kuran alimlerin çoğu, DAEŞ’in kurşunlarıyla ilk karşılaşanlar olmuştur.
Bu durum, Pakistan’ın siyasi ve kamu çevrelerinde acil bir soruyu gündeme taşıyor: DAEŞ ile ordu arasında gizli bir anlaşma mı var?
DAEŞ’in büyük şehir merkezlerindeki örgütlü varlığı, ordunun kendi söylemiyle birebir örtüşen açıklamalarla birleşince grubun Amerikan stratejik çıkarlarını ilerletmek için askeri operasyonlara gerekçe üretme aracı olarak kullanılan bir “zemin sağlayıcı” görevi gördüğü inancını derinleştirmiştir.
Tirah Vadisi’ne bakın.
Terörle mücadele bayrağı altında, binlerce aileyi dondurucu kışın ortasında evlerinden ettiler. Oysa operasyon, barış getireceğine bölgede DAEŞ’in varlığını daha da güçlendirdi.
Ordunun, DAEŞ’i bir korku aracı olarak koruduğu, onu artık kullanışlı olmayan siyasi muhalifleri ve dini figürleri tasfiye etmek için devreye soktuğu gerçeğini göz ardı etmek giderek imkansız hale geliyor.
DAEŞ’in Pakistan’daki varlığı artık şüphe götürmemektedir. Ancak onun gerçek kökleri dağlardan çok, onu içeriden beslemeye devam eden “güvenli limanlara” ve stratejik politikalara dayanmaktadır. Şeyh İdris suikasti, bir başka acı verici gerçeği daha gözler önüne sermiştir: Pakistan’ın din alimleri iki kılıç arasında durmaktadır.
Bir tarafta, terör şiddetinin hedefi. Diğer tarafta, onları uygun olduğunda sömüren, ardından ya korumakta başarısız olan ya da kasten diğer tarafa bakan ikiyüzlü bir devlet politikasının kurbanları.
Ordu gerçekten DAEŞ’i çökertmeye kararlı olsaydı, yoğun şekilde izlenen şehirlerde bu tür suikastler neredeyse imkansız olurdu. Bir alim, sürekli güvenlik gözetimi altındaki bir bölgede öldürülebildiğine göre gerçek şu ki suç, işte bu gözetimin gölgesinde işlenmiştir.
Şimdi, Pakistan halkının, özellikle de din alimlerinin, ordunun savaş ekonomisine ve ulemanın kanıyla oynanan stratejik oyunlara karşı birleşme zamanıdır.
Bunu yapmazlarsa ülkenin geriye kalan ulema sınıfı da bu şiddet döngüsü tarafından tüketilebilir. Allah korusun.
