Abdullah Atıf
İslam, Müslümanları tek bir bedenin organları gibi tek bir ümmet kabul etmiştir; nitekim Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: “Müminler ancak kardeştirler.” Hadis-i şerifte de şöyle gelmiştir: “Müslümanlar tek bir beden gibidir.”
Bu esas üzerine İslam fakihleri şu aslı vazetmiştir: Yeryüzünün herhangi bir köşesinde Müslümanlara zulmedilir ve düşmanları karşısında yalnız bırakılırlarsa onlara yardım etmek, öncelikle coğrafi olarak onlara en yakın Müslümanlara farz-ı ayn olur. En yakınların yardımı kafi gelmezse bu farzın kapsamı en yakından başlayarak, doğudan batıya yardım edebilecek her Müslümanı içine alacak şekilde genişler.
Bu fıkhi silsile, İslami perspektifte bir Müslümanın Müslüman kardeşine yardımına engel olan daimi veya mukaddes sınırlar varsayımının bulunmadığının apaçık delilidir. Şayet sınırlar Müslümanlara yardım ve destek olmanın önünde engel haline gelirse bu engel şer’i bir mani sayılmaz; bilakis siyasi bir engeldir; zira bugün görülen sınırlar, sömürge döneminin taksimatının ürününden başka bir şey değildir; orada tek bir kavmin, tek bir dilin ve tek bir dinin evlatları arasına ayırıcı çizgiler çizilmiş ve her parça için ayrı bir bayrak, bir milli marş ve bir pasaport ihdas edilerek halklara dayatılmıştır.
Avrupa’ya bakın! Avrupa devletleri asırlar boyu aralarında savaşlar yürüttü; ancak bu sınırların ve pasaportların bizzat ilerlemenin önünde engel haline geldiğini anladıklarında Schengen anlaşmasını imzalamış ve aralarındaki sınırları ve seyahat kısıtlamalarını kaldırmışlardır. Bugün Alman vatandaşı Fransa’ya, Fransız vatandaşı İtalya’ya pasaport veya vize olmaksızın seyahat etmekte, orada çalışmakta ve ticaret yapmaktadır.
Aynı şekilde Amerika’ya bakın! Amerika elli eyaletten oluşmaktadır; her biri bizim devletimiz büyüklüğündedir; ancak bu eyaletler arasında seyahat için vize gerektiren sınırlar yoktur. Kaliforniya’dan Teksas’a kimseden vize istenmez. Hatta kafirler bile bu hakikati idrak etmiştir: Şayet kavimlerinin ilerlemesini, aralarında şefkatin, fedakarlığın, diğergamlığın ve kardeşliğin güçlenmesini istiyorlarsa, bu duvarları yıkmaları gerekir. Onlar dünyevi ilerlemeleri için sınırları kaldırmıştır; peki soru şu: Gayrimüslimlerin dünyevi ilerlemeleri için idrak ettikleri hangi hakikati biz Müslümanlar dini ilerlememiz ve birliğimiz için neden idrak etmiyoruz?
Bütün bu zararlar demokrasi sebebiyle ortaya çıkmıştır; zira demokrasi özünde ulus devlet kavramı üzerine kuruludur ki bu kavrama göre her devletteki Müslümanlar, münhasıran kendi devletlerinin maslahatlarını ve menfaatlerini gözetmekle yükümlü görülür. Bu demokratik fikrin etkisi yalnızca halkın geneliyle sınırlı kalmamış, bilakis alimlere de uzanmıştır. Netice itibarıyla bu tasavvurdan hareketle birçok fetva sadır olmuş ve şöyle denmiştir: “Pakistan Müslümanları Pakistan’a, Türkiye Müslümanları Türkiye’ye yardım etmelidir” ve bunun gibi.
Günümüzdeki resmi fetvalara baktığımızda sanki her devletin kendi Müslümanlarına mahsus şer’i hükümleri varmış gibi bir görünüm ortaya çıkıyor; Afganistan Müslümanlarına mahsus hükümler, Pakistan Müslümanlarına mahsus hükümler ve diğer devletlerde de durum aynıdır. İslam fıkhında siyasi nizamın esasının hilafet kavramı olduğu, demokrasi olmadığı güneşin aydınlığı kadar açıktır. Şaşırtıcı olan şudur ki bugün alimler, hatta büyük alimler ve dini liderler olarak tanınan, hayatlarının tamamını bu demokrasiye hizmete adamış kimseler, alenen şöyle demektedir: “Biz demokrasinin bekası için mücadele veriyoruz!”
Bakın! Hilafet nizamında hakimiyet Allah Teala’ya aittir, kanun şeriattır ve her Müslüman, nerede olursa olsun bu kanunla muhataptır. Halife yalnızca belirli bir coğrafi bölgenin temsilcisi değil, bilakis bütün İslam ümmetinin temsilcisidir. Buradan hareketle Filistin ve Keşmir davası, hilafet nizamında “dış politika” ile ilgili bir dava sayılmaz; bilakis iç mesele sayılır; tıpkı evin bir odasında yangın çıktığında bütün ev sakinlerinin onu söndürmeye koşması gibi.
Hilafetin kaim olduğu dönem boyunca Müslümanların seyahati için bugünkü gibi vizelere ihtiyaç duyulmamıştır. Zira Müslüman, Endülüs’ten Bağdat’a çağdaş seyahat belgelerine ihtiyaç duymaksızın seyahat ederdi. Ancak demokrasi bu birliği yok etmiş ve bize her devletin kendi vizelerinden, sınırlarından ve milli menfaatlerinden sorumlu olduğu fikrini telkin etmiştir. Netice şu olmuştur ki İslam ümmeti bugün, kenetlenmiş tek bir beden olmak yerine, organları dağılmış ve birbirinden uzaklaşmış bir bedene benzemektedir.
Hilafet bugün kaim değilse bu bütün diğer şer’i hükümlerin demokrasiye tabi olması gerektiği anlamına mı gelir?
Hayır, asla!
Bu sebeple şer’i hükümlere demokrasi perspektifinden bakmama, bilakis onları hilafetin asli kavramı ve İslam fıkhının temel ilkeleri ışığında inceleme zarureti belirmektedir.
Özet
Biraz tefekkür edin!
Şayet gayrimüslimler dünyevi kalkınma ve ilerleme için sınırları kaldırıp birleşebiliyorsa biz Müslümanlar neden dinimiz ve ümmetimizin birliği için birleşemiyoruz?
Bu çizgiler yeryüzünün haritalarına çizilmiştir, Müslümanların kalplerine değil!
Biz bu suni putlara kutsallık nazarıyla baktığımız ve onların önünde başımızı eğdiğimiz sürece İslam ümmeti ayrılık, zayıflık ve ıstırap ağırlığı altında inlemeye devam edecektir. Ve karar artık bizim elimizdedir: Sykes-Picot anlaşması uyarınca doğan kavmiyetçiliği mi istiyoruz, yoksa Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bize bildirdiği İslam kardeşliğini mi?
“Bize düşen ancak tebliğdir.”
