İnsanlık tarihinin seyri, varoluşun başlangıcından beri İlahi hidayet ile nefsanî arzular arasında sürekli bir mücadele olduğunu ortaya koymaktadır. Bu içsel çatışma, Kur’an-ı Kerîm’de açıkça dile getirilmiştir; “Nefse ve onu şekillendirip ona kötülüğünü ve takvasını ilham edene andolsun” (91:7-8)
Bu ayetler, insan toplumlarının her zaman hak ile batıl, hidayet ile sapıklık arasında gidip geldiğinin altını çizmektedir.
Yüce Allâh, insanlığı bu mücadelede yönlendirmek için, cehaletin karanlığından İlahi bilginin aydınlığına giden yolu aydınlatmak üzere peygamberler göndermiştir. Bu İlahi hidayetin son ve en belirleyici aşaması, Peygamberlerin sonuncusu Muhammed (sav) ile gönderilen Dinle eksiksiz ve mükemmel bir hidayetle tamamlanmıştır. Ancak bu eşsiz armağana rağmen Müslüman toplumları, insani zaaflar ve bencil arzuların hâkimiyeti nedeniyle sapmalara karşı açık haldedir.
Peygamberimiz Muhammed’in (sav) vefatından sonra, Raşid Halifeler onun yolunu savunmak için samimi çabalar göstermiştir. Ancak kısa süre sonra derin siyasi anlaşmazlıklar ve teolojik ayrılıklar ortaya çıkmış ve İslam tarihindeki ilk aşırıcı mezhep olarak kabul edilen Hariciler tarih sahnesine çıkmıştır. “Lâ hukma illâ lillâh” gibi sloganlarla aşırılıklarını örtmeye çalışan Hariciler, İslami öğretilerin hatalı yorumlarını teşvik ederek, daha sonra tekfirci ideolojiye dönüşecek olan fikri temellerini atmışlardır. Bu sapkın akım yüzyıllar boyunca devam etmiş ve sonunda IŞİD gibi modern aşırıcı hareketlerin ortaya çıkışına kadar uzanmıştır.
2014 yılında kendi kendine halifelik ilan eden IŞİD, bu kalıcı ideolojik sapmanın en son tezahürüdür. Selef-i salihinin mirasını dirilttiğini iddia eden IŞİD, İslami ilkelerin son derece çarpıtılmış bir yorumunu yaymıştır. Gerçek İslam öğretileriyle hiçbir bağlantısı olmayan korkunç ve hesaplı zulümler işlemiştir.
IŞİD’in gerçek İslami diriliş hareketlerinden olmadığını anlamak çok önemlidir. IŞİD küresel kâfir güçler tarafından ele geçirilip yönlendirilmiş daha geniş bir stratejik hedefin parçası olarak tasarlanmış, desteklenmiş ve silahlandırılmıştır.
Bu grup, Batılı aktörlerin İslami siyasi düşüncenin meşruiyetini baltalamak, Orta Doğu’da devam eden askeri müdahaleyi meşrulaştırmak ve Müslüman topluluklar arasında anlaşmazlık çıkarmak gibi hedeflere ulaşmaları için bir vekil araç işlevi görmüştür. Bunun kanıtları arasında, bazı bölgesel hükümetlerin sağladığı finansal ve lojistik destek ve grubun imajını gerçekliğin çok ötesine taşıyan koordineli medya kampanyaları yer almaktadır.
IŞİD’in eylemlerinin küresel yankıları yıkıcı olmuştur. En yıkıcı sonuçlardan biri de, Batı’da İslamofobinin dramatik yükselişi olmuştur. IŞİD artık savaş alanında önemli ölçüde zayıflamış olsa da, ideolojik kökenleri ve siyasi işlevi hakkında kapsamlı bir akademik inceleme hem güncel hem de gerekli olmaya devam etmektedir.
Böyle bir araştırma üç temel nedenden dolayı önemini korumaktadır:
1. Modern Aşırıcılığı Anlamak:
Çağdaş sapkın grupların ideolojik çerçevelerini ve davranış kalıplarını belirlemek.
2. Yanlış Yorumlamanın Tehlikelerini Fark Etmek:
Dini metinlerin çarpıtılmış yorumlarının yıkıcı sonuçlarını ortaya çıkarmak.
3. Stratejik İstismarı Açığa Çıkarmak:
Küresel güçlerin daha geniş jeopolitik hedeflere ulaşmak için bu aşırılıkçı grubu nasıl manipüle ettiğini göstermek.
Sonuç olarak, bu tür olgularla etkili bir şekilde mücadele etmek, İslam ümmeti içinde, özellikle de gençler arasında fikri berraklığın ve manevi farkındalığın yeniden canlanmasına vesile olacaktır. Ancak bu sapkın grubun gerçek yüzünü tanıyarak ve kendimizi hakiki İslami bilgiyle donatarak gelecek nesilleri dini tahriflerden koruyabilir ve İslam’ın gerçek mesajını yüceltebiliriz.















































