Yazan: İhsan
Uzaklardan gelen ve de değişim ve dönüşüm gerçekleştirebileceğini iddia eden sesler, Afganistan’ın çalkantılı siyasi sahasının ortasında her zaman yankılanmıştır. Çoğunlukla ülke sınırlarının dışından yükselen bu sesler, kendilerini “direniş cepheleri” veya “muhalif güçler” olarak sunmaya çalışmaktadır. Ne var ki gerçek tamamen farklıdır; zira İslam nizamıma karşı savaştığını iddia eden cepheler olarak dışarıda oluşan bu yapılar ciddi bir siyasi hareket değil; bunlar öncelikli olarak varlıklarını sürdürmek için söylenti yaymaya, etnik ve mezhepsel ihtilafları büyütmeye ve siyasi bölünmeleri körüklemeye dayanan bir propaganda olgusudur.
Bu olguyu anlamak için temel bir soru sormak gerekiyor: Bu cepheler, yıllarca süren faaliyete rağmen Afganistan’ın iç dengelerinde neden hiçbir değişiklik yapmayı başaramamıştır? Cevap basit ve açıktır: Bu cepheler herhangi bir halk tabanından yoksun. Bunlar toplumun kıyılarında, saha gerçekliğinden uzakta, özellikle göçmenlerin ve mültecilerin arasında ortaya çıkmış yapılardır ve medya içeriği üretmek ve ses getiren röportajlar yapmak yoluyla kendi boyutlarını büyütmeye çalışmaktadır. Geçmişte onların zulümlerini ve yolsuzluklarını yakından hisseden Afgan halkı ise bu cephelerin vaatlerinin bir seraptan başka bir şey olmadığını çok iyi bilmektedir.
Tarih bu iddianın en iyi şahididir; zira bu cephelerin liderlerinin ve destekçilerinin birçoğu, yirmi yıl süren işgal boyunca dışa bağlı yapılarda görevler üstlenmiş olan kişilerin ta kendileridir ve yolsuzlukları, zimmetlerine para geçirmeleri ve ülke kaynaklarını yağmalamaları sebebiyle insanların zihninde acı hatıralar bırakmışlardır. Binlerce Afganın canı pahasına iktidar koltuklarına kurulan, milli serveti kendileri ve yabancı müttefikleri uğruna tüketen bu kişiler, bugün sınırların ötesinden, aynı aldatıcı söylemle, halkın haklarını savunduklarını iddia etmek için geri dönmektedir. Ancak onurları onların suçlarının ağırlığı altında tüketilmiş olanlar, bu tür iddialara inanabilir mi?
Şaşırtıcı olan şudur ki bu cephelerin çoğu Afganistan’daki değişim için herhangi bir pratik stratejiden veya açık bir yol haritasından yoksundur; zira faaliyetleri sanal toplantılar düzenlemek, tekrarlanmış bildiriler yayınlamak ve bazen yabancı medya kuruluşlarına röportaj vermekle sınırlıdır. Yapıcı eleştiri ve somut çözümler sunmak yerine, klişe sloganlar atmak ve ihtilafları körüklemekle yetinmektedirler; kimileri “azınlıkların hakları” talebiyle bağırmakta, kimileri “dini karanlıktan” söz etmekte, bir diğeri “siyasi zulmü” diline dolamaktadır; ancak hiçbiri yoksulluk, işsizlik, göç ve sürdürülebilir kalkınma sorunlarını ele alan pratik bir program sunmamaktadır.
Bunun sebebi, onların Afganistan’ı inşa etmeye çalışmamalarıdır; bilakis olayların hafızasında kalmak ve bazı dış güçlerden mali ve siyasi destek çekmek için bir bahane aramaktadırlar. Bugün Afgan halkı, bu siyasi oyunların her zamankinden daha fazla farkında; zira geçmişte müfsid yönetimin acılarını bizzat tattılar ve bu “gurbetçilerin” ballandırılmış vaatlerinin nihayetinde o günlerin aynı acılarından başka bir sonuç doğurmayacağını kesin olarak biliyorlar.
Bu milletin tarihi hafızası, bir zamanlar insanlara parlak sloganlarla umut veren, ancak sonu ihanet ve firarla biterek onları umutsuzluk bataklığında bırakan isimlerle doludur; işte bu sebeple Afganistan’da bu propaganda cephelerini neredeyse hiç kimse ciddiye almıyor. Zira insanlar, saha gerçekliğinin sınırların ötesinden yayılan iddialarla asla uyum içinde olmadığını çok iyi öğrenmiş durumda.
Bir diğer önemli nokta da bu cephelerin kendi içlerindeki ihtilafları ve derin çatlaklardır. Zira birlik iddiasında bulunan bu kişiler, etnik, dilsel, ideolojik ve hatta kişisel çatışmalar sebebiyle birleşik bir cephe oluşturmayı başaramamış durumda. Afganistan’ın yakın tarihinde sayısız örneği bulunan bu parçalanmışlık, bu kişilerin dışarıdayken dahi işbirliği yapma gücüne sahip olmadığını, her birinin kendi kişisel veya hizipsel çıkarlarıyla meşgul olduğunu kanıtlamaktadır. Bu durum, her şeyden önce onların bugünkü Afganistan gerçekliğinden tamamen koptuğunu teyit ediyor.
Ancak bu cephelerin başarısızlığındaki en önemli faktör, içeride halk desteğinin bulunmamasıdır; zira bütün zorluklarına rağmen İslami düzeni kabul eden ve ülkesinin geleceğini katılım ve kenetlenme yoluyla inşa etmeyi tercih eden halk, geçmişteki acı tecrübeleri tekrarlamak için en ufak bir istek taşımıyor. Onlar, gurbetçilerin halk için değil kendileri için bir konum ve itibar aradığını tam manasıyla idrak etmiş haldeler ve bu bilinç, onların propagandalarının ve saptırma girişimlerinin önündeki en büyük engel konumında.
Sonuç olarak, bu cephelerin “dönüşü” bir seraptan başka bir şey değil. Kavurucu ve çorak çöllerdeki yolcu nasıl serabı su sanıp ona doğru koşarsa bazıları da dış destek veya medya propagandası yoluyla Afganistan’daki duruma bir kez daha hakim olabileceklerini sanmakta. Ancak gerçek şudur ki Afgan halkı bugün her zamankinden daha uyanık ve bu kuruntulara aldanmayacak. Ardında suç ve ihanetin kara hatıralarını bırakanlar, bugün temsil iddiasında bulunma hakkına sahip değil; aksine geçmişlerinin suçlarından dolayı hesaba çekilmelidirler.
Afganistan’ın geleceği, bu toprağın üzerinde yaşamış, onun zorluklarına katlanmış ve onu imar etmek için canlarını feda etmiş olanlarındır. Eğer bu gurbetçiler gerçekten değişim istiyorlarsa propagandayı ve söylenti yaymayı bırakmalı, ihtilafları körüklemek yerine diyalog ve katılım yolunu tutmalıdırlar. O vakit gelene kadar bu propaganda cepheleri uzak kıyılarından siyasi oyunlarını sürdürecek, halk ise bilinçli ve idrak sahibi bir bakışla bu serapları aşıp yoluna devam edecektir.
