Pakistan’ın mevcut ekonomik durumunu düşünen biri, sanki çölün ortasında, asla ulaşamayacağı bir serabın peşinden koşan susuz birini görüyormuş gibi bir izlenime kapılır. Ülke bugün yakın tarihinin en büyük ekonomik kriziyle karşı karşıya; öyle bir kriz ki yönetici makamların tek hedefi, eski borçların ve faizlerinin taksitlerini ödemek için yeni krediler aramak haline gelmiş durumda.
Bu karanlık gerçeğin ortasında Pakistan, varlığını sürdürebilmek için bir yol bulmak amacıyla Washington, Pekin ve Riyad’ın kapılarını aynı anda çalıyor. Ancak aldığı yanıtlar ve her kapıda karşılaştığı acı gerçekler, ekonomisinin derin zayıf noktalarını daha da açığa çıkarmaktan başka bir işe yaramıyor. Pakistan ekonomisinin aldığı en son darbelerden biri, Çin ile yaşanan anlaşmazlıkla başladı.
Pakistan, “Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru” (CPEC) projesi kapsamında, elektrik üretim santrallerini işleten Çinli şirketlerden, gecikmiş ödemeler nedeniyle oluşan 172 milyar rupilik ek cezalardan muafiyet talep etri. İslamabad hükümeti, iki ülke arasındaki “ebedi dostluk” olarak nitelendirdiği ilişkilere güvenerek bu mali yükü hafifletmeyi umuyordu. Ancak Pekin, sözleşmelere ve ticari kurallara saygı göstererek talebi açıkça reddetti. Çin’in bu reddi, Pakistan’ı yeni bir krizle karşı karşıya bıraktı. Zira söz konusu şirketlere olan toplam ödenmemiş alacak 423 milyar rupiyi aştı ve bu devasa mali yükün sonuçlarının, elektrik faturalarına yansıyarak Pakistan vatandaşlarına ağır bir fatura çıkarması muhtemeldir.
Çin bu talebi reddettikten sonra, Pakistan hükümeti her zamanki gibi bu reddin oluşturduğu boşluğu doldurmak üzere Suudi Arabistan Krallığı’na yöneldi. Ancak bu seferki talebi emsalsiz. İslamabad, talebini Orta Doğu bölgesinde yaşanan savaşlarla ve küresel piyasalarda petrol fiyatlarının artma olasılığının yükselmesiyle gerekçelendirerek Suudi Arabistan’dan uygun koşullarda 6,7 milyar dolarlık petrol finansmanı kolaylığı talep etmiştir.
Dikkat çekici olan şudur Pakistan, son yıllarda finansman yoluyla elde ettiği petrol için yüzde 4 ila 6 arasında faiz öderken bu sefer yüzde 1’i geçmeyen sembolik bir faiz teklif etti. Bununla da yetinmeyip geri ödeme süresinin on beş yıla uzatılmasını, tam on yılı aşan bir süreyi ve ilk beş yıl boyunca herhangi bir taksit ödemekten muaf tutulmasını talep etti. Bu tür bir düzenleme Pakistan’a birkaç yıl nefes alma fırsatı verse de aynı zamanda ülkenin en azından önümüzdeki on beş yıl boyunca petrol ithalatının bedelini anında ödeme gücüne sahip olmadığını da ortaya koymaktadır. Öte yandan, petrol ürünleri fiyatlarında beklenen artışlar, Pakistan halkının dayanma gücünü ve ekonomik imkanlarını zorlu bir sınava tabi tutmaya hazır beklemektedir.
Tüm bunların ortasında, en ilginç ve tartışılmaya değer hikaye, Amerika Birleşik Devletleri ile ilgili olandır. Pakistan, ABD Hazine Bakanlığı’ndan 10 milyar dolarlık özel bir mali fon oluşturulmasını talep etti. Bu büyük mali yardımın arkasında ekonomik bir mucize değil, Washington’daki siyasi ve diplomatik satranç tahtasında oynanan bir oyun yatıyor. Pakistan’ın söylemine göre, ülke ABD ile İran arasındaki son gerginlikte açıklanmayan iletişim kanalları aracılığıyla mesaj alışverişinde arabuluculuk rolü oynadı. İslamabad bugün bu “diplomatik hizmetlere” karşılık 10 milyar dolar talep ederek Uluslararası Para Fonu’nun dayattığı katı koşullardan ve baskılardan kısmen de olsa kurtulmayı umuyor.
Washington’dan bazı olumlu sinyaller gelmesine rağmen gerçek şu ki ABD ile İran arasındaki siyasi gerilim ve anlaşmazlık azalmak bir yana, her geçen gün artıyor. Bu nedenle, bu mali talep halen kağıt üzerinde kalmakta ve henüz pratik bir nitelik kazanmış durumda değil. Siyasi ve ekonomik analistler için bu manzaranın tamamı sadece endişe verici olmakla kalmayıp, aynı zamanda bir miktar ironi ve alay da barındırmaktadır.
İçeriden zayıf ve aciz bir sistem, varlığını dış yardımlara, kredilere ve muafiyetlere dayandırırken, dünyanın en büyük iki rakip gücü arasında “etkili ve aktif bir arabulucu” rolü oynadığını nasıl iddia edebilir? Gerçek şu ki ABD gibi pragmatik ve çıkarlarına düşkün ülkeler, Pakistan’ı uluslararası sahnede gerçek bir dostluk veya diplomatik değerine duyulan takdir nedeniyle değil, kendi nüfuz alanından çıkması korkusuyla tutmaktadır. Washington, Pakistan’ı tamamen kendi kaderine terk ederse Çin’in ekonomik bloğuna tamamen katılabileceğini ve o zaman Gwadar Limanı gibi stratejik limanların Amerikan çıkarları için önemini büyük ölçüde yitireceğini çok iyi bilmektedir.
Ayrıca, Pakistan’ın stratejik coğrafi konumu ve bölgede terör olarak nitelendirilen olayları izlemedeki rolü, onu büyük güçlerin hesaplarında halen önemli bir parça kılıyor. Bu nedenle, uluslararası güçler Pakistan’ın tamamen çökecek kadar zayıflamasına izin vermiyor diğer yandan da kendi ayakları üzerinde bağımsız durabilecek kadar güçlenmesi için çalışıyor.
Uluslararası siyaset ve ekonominin bu acımasız oyunu, köklü bir gerçeği ortaya koymakta: Siyaset dünyasında kalıcı dostluklar yok, yalnızca kalıcı çıkarlar var. Hiçbir ülke Pakistan’a sadece İslami kimliği veya tarihi geçmişi nedeniyle milyarlarca doları bedava vermeyecektir.
Pakistan, ihracatını artırmak, iç vergi sistemini reforme etmek, devlet kurumlarındaki, askeri sistemdeki ve siyasi arenadaki yolsuzlukla mücadele etmek ve üretim sektörünün kapasitelerini güçlendirmek için çalışmadıkça, büyük güçlerin siyasi satranç tahtasında başkalarının çıkarlarına göre hareket eden bir piyon olarak kalacaktır. Göstermelik diplomasi ve kredilerle sağlanan petrol, ışıkları bir süre daha açık tutmayı başarabilir, ancak asla bir vatanın üzerinde sürdürülebilir kalkınmanın güneşi olarak doğmayacaktır.
















































