Yazan: Ekber Cemal
Durand Hattı’nın iki yakasında, barut kokusunun yayıldığı ve top seslerinin işitildiği o gri havada, hattın iki tarafında yaşayan sıradan Müslümanların kalbinde bir soru yükseliyor; onları içten içe sarsan bir soru. İnsanlar şaşkınlık ve kaygı içinde birbirlerine soruyorlar: Aynı kelimeyi söyleyen Müslümanların topraklarında yürütülen bu savaş nasıl bir savaştır? Bu, tek bir imanı, tek bir tarihi, tek bir kültürü ve tek bir kıbleyi paylaşan iki kardeş arasındaki bir savaş mıdır? Yoksa yalnızca iki devlet arasındaki siyasi ve sınır ihtilafından mı ibaret?
Ancak bu kaygıyı ve bu soruyu köküne kadar indirdiğimizde ve üzerini örten coğrafi ve tarihi tozu temizlediğimizde şu hakikat apaçık ortaya çıkıyor: Bu, ne iki halk arasındaki etnik bir düşmanlık ne de iki komşu ülke arasındaki geleneksel sınır çatışmasıdır. Temelinde bu, birbirine zıt iki sistemin, iki farklı düşünce biçiminin ve iki ayrı öncelikler dizisinin çatışmasıdır.
Bu düğümü çözmek için her şeyden önce şu hakikati kabul etmemiz gerekir: Afganistan İslam Emirliği (IEA) ne Pakistan’la savaş istemektedir ne de hiçbir zaman savaş yolunu kendisi seçmiştir. Kabil’in yaklaşımı ve tutumu bunun açık kanıtıdır. Kendileri, İslamabad’la kalıcı barış, karşılıklı saygı ve daha güçlü ticari ve diplomatik bağlar istiyor.
IEA’nın bakış açısından Pakistan, siyasi ve askeri yönetici sınıfının mahiyeti ne olursa olsun, yabancı veya uzak bir ülke değil; halkı itibarıyla uyanık ve canlı bir Müslüman bölgesidir. Orada asırlardır ilim ve iman kuleleri yükselmiştir, cami safları doludur, alimleri saygındır ve İslam’ın alametleri sokaklarında ve caddelerinde hürmet görmektedir. Bunun ötesinde, bu iki toprak arasında uzanan akrabalık bağları öyle güçlüdür ki hiçbir siyasi fırtına onları koparamaz. İster tarihi bağlar ister siyasi ve ticari ihtiyaçlar olsun, ister kabilevi akrabalık ister coğrafi bitişiklik olsun, o hattın iki yakasındaki insanlar iç içe geçmiş hayatlar yaşamaktadır.
Örneğin Durand Hattı’nın iki yakasına yerleşmiş kabileleri ele alalım; onların durumu, avlusunun ortasına geçici bir duvar örülmüş tek bir ev gibidir. Bir ailenin bazı fertleri Çaman veya Torham tarafında, diğerleri ise öteki yakada yaşıyor. Onların acıları, sevinçleri, pazarları ve hatta mezarlıkları ortaktır. Böyle bir durumda hiçbir akıllı lider, savaş ateşinin yakıtı olma hatasına düşemez.
İşte tam da bu yüzden, Durand Hattı boyunca gerilim her yükseldiğinde veya kışkırtıcı eylemler meydana geldiğinde IEA büyük bir sabır, dikkatli bir muhakeme ve ihtiyatlı bir karşılık sergiledi. IEA iyi bilmektedir ki bu kıvılcım bir kez aleve dönüşecek olursa her iki taraftaki masum Müslümanlar bunun içine çekilecek ve bu gereksiz gerilim, yegane kazananları bölgenin kendi şer isteyenleri olacak yıkıcı bir felakete dönüşecektir.
Allah korusun, bu gerilim topyekun bir savaşa dönüşürse iki taraftaki hasar öyle yıkıcı olur ki onu hayal etmek bile insanı titretir. Yalnızca Afganistan’ı ele alalım; Afgan halkı kırk yılı aşkın süredir barut dumanı seyretmiş, yüz binlerce tabut taşımış ve sürgünün zorluklarına katlanmıştır. Onlar barış içinde daha yeni nefes almışlar ve onlarca yıl süren fedakarlıkların ardından burada nihayet İslami bir düzenin güneşi doğdu. Savaş, bu kıymetli barış nimetini riske atmak ve bütün ilerleme ve imar sürecini yeniden en başa çevirmek anlamına gelirdi.
Diğer taraftan, meseleye Pakistan açısından bakacak olursak bu savaş zengin bir tüccarın kendisini topyekun iflasa sürükleyen son kumarı gibi olur. Pakistan ekonomisinin şu anda ne kadar kırılgan olduğu bir sır değil. Bütün ekonomik yapısı dış borçların ve yardımların koltuk değneklerine dayanmakta. Bir yandan eski borçlarının affedilmesi için Çin’e gidip yalvarırken, diğer yandan Körfez ülkelerinden, özellikle Suudi Arabistan’dan uzun vadeli petrol kredisi istiyor, sonra da Amerika’nın yönetici çevrelerine dönüp şöyle diyor: “11Eylül’den sonra sizin sözde ‘terörle savaşınızda’ kendi sivil ve asker doksan bin insanımızı feda ettik; bu hizmetlerin karşılığında bize milyarlarca dolarlık mali yardım borcunuz var.”
Bir ülkenin ekonomik durumu, sıradan bir insanın iki öğün yemeğinin ulaşılmaz bir hayale dönüştüğü ve de yoksulluk ve sefaletin, insanların sıkıntılarından çıkış yolunu intiharda arayacakları kadar ağırlaştığı bir noktaya geldiğinde, böyle bir halde savaşa kalkışmak kendi ayağını baltayla kesmek gibidir. Pakistan’ın iç toplumsal ve ekonomik krizi, tutuşması için tek bir kıvılcım yeten bir barut yığını haline gelmiş durumda. Halkın kendi yönetici sınıfına güveni o derece çökmüş ki sabırları tükenmiş ve işler ölüm ve öldürme noktasına varmış vaziyette.
Bütün bu olguları ve delilleri önümüze koyup bu savaşın gerçek mahiyetini incelediğimizde mesele gün gibi netleşir. Bu savaş Afgan ve Pakistan halkları arasında bir savaş değil; iki Müslüman devlet arasındaki konvansiyonel bir savaş da değil; temelinde iki farklı yolun ve iki farklı dünya görüşünün çatışmasıdır. Bir tarafta İslam şeriatının hükümranlığı, bağımsızlık ve izzet üzerine kurulu Afganistan nizamı durmakta; diğer tarafta ise Pakistan’ın askeri ve siyasi yönetici sınıfının onlarca yıldır Batı’nın, özellikle Amerika’nın çıkarlarına alet olan kendi çıkarına dayalı sistemi durmakta.
Bunu anlamak için tarihin çok eski sayfalarını geri çevirmeniz gerekmez. 11Eylül’den sonra Amerika Afganistan’a haksızca saldırdığında Pakistan’ın askeri yönetici sınıfı kendi kısa vadeli çıkarları ve dolar karşılığında Amerikan koalisyonunun cephe hattında bir müttefiki olmayı kabul etti. Afgan halkına ve onlara dayatılan sisteme karşı yürütülen bombardıman kampanyasında Pakistan’ın askeri üslerinin ve lojistik desteğinin ne kadar büyük bir payı olduğu açık bir gerçektir. Ve Amerika, yirmi uzun yıllık mücadelenin ardından Afganistan’da ağır bir yenilgiye uğrayıp başarısızlık ve ümitsizlik içinde çekildiğinde Pakistan ordusu ile Amerika arasındaki eski düzen ve nüfuz asla kaybolmadı.
Bunun en büyük ve en açık kanıtı, bizzat Pakistan’ın içinden çıkan açıklamalardan, kendi sözleriyle yapılan itiraflardan gelmektedir. Durand Hattı boyunca gerilimler yeniden körüklenmeye başladığından beri Pakistan’ın sözde siyasetçilerinin, analistlerinin ve deordu ve istihbarat servislerinin sosyal medya hesaplarını yönetenlerin birçoğu heyecan ve coşku içinde şunu iddia ediyor: “Amerika’nın yirmi yılda yapamadığını bizim cesur ordumuz birkaç günde yaptı!”
Bir an durun ve bu cümlenin derin anlamı üzerinde düşünün. Amerika Afganistan’a eğitmek, öğretmek veya İslam’ı yaymak için gelmedi. O, zalim bir müstebit olarak İslami düzeni yıkmak ve kendi kukla rejimini ayakta tutmak için geldi ve bunda utanç verici biçimde başarısız oldu. Şimdi, Pakistan ordusunun destekçileri ve onun resmi tutumu gururla, Amerika’nın yirmi yılda yapamadığını Pakistan ordusunun birkaç günde yaptığını söylerken bundan, Amerika’nın kaçarken yarım bıraktığı her türlü kötü ve İslam karşıtı hedefi, Pakistan askeri rejiminin şimdi o aynı batıl gayeyi ileri taşıma sorumluluğunu üstlendiği dışında nasıl bir açık anlam çıkarılabilir?
İşte her Müslümanın basiretle ve açık bir zihinle üzerinde düşünmesi gereken nokta budur. Bu iki farklı fikri ve siyasi hat tam olarak netleştiğinde mesele yalnızca savunma veya etnik ve milli hissiyat olmaktan çıkar; bir düşünce ve iman imtihanına dönüşür. İslam şeriatının ve insanlık tarihinin kalıcı bir ilkesidir ki bir insan bir fikri, bir hak veya batıl düzeni ve belirli bir hattı desteklediğinde o aynı hattın insanlarından sayılır.
Dünyevi kazanç, etnik gurur sloganları veya kısa vadeli siyasi çıkar insanı saptırabilir; ancak ahiretin ebedi nizamında hüküm tam da şu soru üzerine kurulacaktır: Bu insan batıla hizmet eden bir düzeni mi destekledi, yoksa hak ve İslam üzerine kurulu bir düzenle omuz omuza mı durdu?
Bu sebeple her müminin bu temel ayrımı açıkça anlaması, propaganda tesiri altında kalmadan dini ve ahlaki konumunu belirlemesi ve Kıyamet Günü’nde herkesin, bu dünyada hangi safla birlikte durmayı seçtiyse onunla birlikte diriltileceğini aklında tutması farzdır.

















































