Pakistan halkı, basitçe ‘politik ve askeri hipnoz’ olarak adlandırılabilecek özel bir zihinsel duruma sokulmuştur. Bu, insanın çektiği acıları, kayıplarını ve sömürülüşünü görmesine rağmen buna karşı durma konusunda teorik ve pratik cesareti kaybettiği bir durumdur.
Fikri daha fazla açıklamak için şöyle söylenebilir: Ateistler genellikle ‘din, insanı gerçeklikten uzaklaştıran bir uyuşturucudur’ iddiasında bulunur ve dindarların gerçek dışı bir vecd hali, hayali bir cennet ve gerçekçi olmayan bir hayat yaşadıklarını, dünyevi gerçekleri idrak etme yeteneğine sahip olmadıklarını ileri sürerler. Bu anlatı, genel olarak dinlere ve özelde de İslam’a karşı kullanılır; oysa bu iddia –Müslüman perspektifinden– sadece bir zihinsel safsatadan ve önyargı yüklü bir suçlamadan ibarettir.
Ancak acı gerçek şudur ki bu ‘uyuşturma’ kavramı bugün dinden ziyade, politik ve devlet sistemlerinin gerçekliğine daha çok uymaktadır. 78 yıldır Pakistan’da, halktan sürekli fedakarlıklar talep eden, karşılığında ise ona en temel hizmetleri bile sağlamayan bir politik ve askeri yapı hüküm sürmektedir; ekonomik durum bunun en açık şahididir.
Rekor fiyat artışları, temel ihtiyaç maddeleri, elektrik, yakıt fiyatlarındaki sürekli yükseliş, rupinin değer kaybetmesi ve dış borçların artması, halkı –özellikle fakirleri ve orta sınıfı– dayanılmaz bir baskı altına sokmuş, bazı insanları intihara bile sürüklemiştir. Ekonomik durgunluk, fabrika ve endüstriyel tesislerin kapanması sonucu işsizlik ve yoksulluk da kayda değer şekilde artmıştır. Tüm bunların özeti, onurlu bir yaşamın sıradan vatandaş için günden güne daha ulaşılmaz hale gelmesidir.
Bu ekonomik krizin yanı sıra politik istikrarsızlık durumu da mevcut durumu daha da kötüleştirmiştir. Sürekli politik çatışmalar, seçim anlaşmazlıkları, seçilmiş hükümetlerin ordu tarafından devrilmesi, ilan edilen ve edilmeyen sıkıyönetim halleri, ciddi ve yapıcı diyalog eksikliği, halka hizmete dayalı sürdürülebilir yönetimin belini kırmıştır. Devletin enerjisi, vatandaşların sorunlarını çözmek yerine iktidar mücadelelerinde harcanmakta, zarar doğrudan genel halka yansımaktadır.
Güvenlik ve asayiş durumu da derin endişe vermektedir. Hayber Pahtunhva ve Belucistan’da silahlı şiddet olayları devam etmekte, büyük şehirlerde günlük suçlar, kabile çatışmaları, hırsızlıklar, yağmalama olayları ve kadınlara açık taciz, vatandaşlardaki güvenlik hissini yok etmiştir. Korumanın sembolü olarak görülen devlet, halkın gözünde giderek bilinmeyen bir kaderin sembolüne dönüşmektedir.
Bu koşullar altında, insan hakları meselesi daha da ciddi bir hal almıştır. İfade özgürlüğünün kısıtlanması, politik faaliyetlerin yasaklanması, ordu ve istihbarat kurumları tarafından gerçekleştirilen zorla kaybetme ve tutuklama vakaları, medyaya uygulanan baskılar, ülke içindeki ve dışındaki insan hakları örgütleri tarafından sürekli endişeyle karşılanan meseleler olmuştur. Böyle bir ortamda, farklı görüş beyan etmek ihanet olarak yorumlanmakta, soru sormak bir tür isyan sayılmaktadır.
Devlet politikaları ve insani krizler, bu güvensizlik durumunu daha da derinleştirmektedir. Müridke olayı, Tirah Vadisi ve diğer kabile bölgelerindeki askeri operasyonlar ve bunların yol açtığı insan kayıpları ile sürekli yerinden edilmeler gibi olaylar, bunlardan etkilenen toplulukları ağır psikolojik, ekonomik ve sosyal şoklara maruz bırakmıştır. Tüm bunlar halk ile ordu ve devlet arasındaki uçurumu artırmaktadır.
İç krizlerin yanı sıra dış ve uluslararası baskı da durumu daha karmaşık hale getirmektedir. Ordunun komşu ülkelerle yürüttüğü gergin ilişkiler, savaş ortamları oluşturulması, uluslararası finans kurumlarının sert şartları, sadece ulusal egemenliğe zarar vermekle kalmayıp nihayetinde en büyük yükü sıradan vatandaşın omuzlarına yüklemektedir. Bu gerçekler bir araya getirildiğinde şu net tabloyu ortaya koyuyor: ‘Pakistan kapsamlı bir ekonomik, sosyal ve politik kriz içindedir.’
Yine de soru cevaplanmış değil: Durum bu kadar kötüyse, halk neden sessiz?
Neden bu zalim kurumların karşısında sesini yükseltmiyor, onları yakalarından tutup sarsmıyor? Neden kendisini bu canavarlar için kolay bir av haline getirdi?
Trajedi şuradadır ki bu soruların cevabı, yukarıda bahsedilen ateistlerin ileri sürdüğü iddianın ta kendisinde; yani onların dini suçladıkları o psikolojik boyuttadır. Pakistan halkının bilincine zalim yöneticiler ve askeri kurumlar tarafından şu inanç ekilmiştir: Eğer bu ordu, bu siyasi partiler, bu mevcut sistem olmazsa ülke parçalanacak, dış güçlerin saldırısına uğrayacak ve kaderi Libya ve Gazze gibi olacaktır. Oysaki acı gerçek şudur: Bu kurumların kendisi, 78 yıldır kendi halkına karşı ekonomik, politik, diplomatik ve hatta doğrudan fiziksel bir cinayet işlemektedir.
Başka bir ifadeyle Pakistan milleti, hayatının o aynı katil orduya bağlı olduğuna inandırılmıştır; yani her an gerçek koruyucusunun o ordu olduğuna inanması sağlanmıştır. Politik ve askeri hipnozun özü budur: Bir tür zihinsel uyuşturma… Mazlum Pakistanlı Müslüman, askeri kurumunun zulmünü görmekte, ancak yine de sessizliğe bürünmektedir; ona gerçek güvenliğin baskıcı kurumlardan değil adaletten, şeffaflıktan ve halkın bilincinden doğduğunu düşünmesine izin verilmemektedir.
Mazlum Pakistanlı Müslüman, düşüncesini değiştirme cesaretini bulamadıkça, ‘neden bunca şeye katlanıyoruz?’ temel sorusunu sormadıkça, onların kaderini hiçbir slogan, hiçbir parti, hiçbir güç değiştirmeyecektir. Çünkü tarihin kuralı son derece açıktır: Düşünmeyi ve çalışmayı terk eden milletlere zalimler ve zorbalar hakim olur, onları yavaş yavaş parçalar ve yerler.
