9-10 Haziran 2026 gecesi, patlamaların korkunç yankıları Host, Kunar ve Paktika’nın sessizliğini aniden parçaladığında bu, Pakistan ordusunun yeni bir sıradan sınır ötesi saldırısı değildi. Bu, bölgede yıllardır çelişkili söylentilerle örtülmüş olan hakikat ile batıl arasındaki çizgiyi silen kanlı ve belirleyici bir andı.
Patlamaların dumanı henüz dağılmaya başlamıştı ki Pakistan ordusu tarafından hazırlanıp Federal Enformasyon Bakanı Attaullah Tarar’a verilen bir basın açıklaması yayınlandı. Açıklama, saldırının hassas, güvenilir ve inandırıcı istihbarat temelinde gerçekleştirildiğini, dikkatlice planlandığını ve amacının Durand Hattı’nın karşı tarafındaki militan yuvalarını hedef almak olduğunu iddia ediyordu.
Ravalpindi’deki ordu karargahı (GHQ) tarafından desteklenen resmi söylem ayrıca, saldırıda 26 militanın öldürüldüğünü ve Afgan hükümetinin sivil kayıplarla ilgili gündeme getirdiği endişelerin, Pakistan’a karşı yürütülen organize bir propaganda kampanyasının sadece bir parçası olduğunu iddia ediyordu.
Ancak tarih, propagandanın ve uydurma söylentilerin uzun sürmediğini her zaman göstermiştir. Bu sefer de gerçeği gizleme çabası uzun sürmedi ve resmi söylem hızla çöktü.
Devlet söylentisi tarafından oluşturulan abartılı tablo, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Sözcüsü Ferhan Hak’ın ordunun iddialarını alenen reddetmesi ve olayın gerçek tablosunu uluslararası topluma sunmasıyla tamamen yıkıldı. Kısa bir süre sonra, Birleşmiş Milletler Afganistan Yardım Misyonu (UNAMA), ayrıntılı olay yeri tespit raporunu yayınladı ve bu rapor, Afgan hükümetinin tutumunu tamamen destekliyordu.
Bu uluslararası kurumların bulgularına göre, hedef alınan bölgelerin kapsamlı bir değerlendirmesi, sözde “savunma operasyonunun” militan merkezlerini hiç vurmadığını gösterdi. Bunun yerine, masum ailelerin uyuduğu basit kerpiç evleri hedef almıştı. Bu kanlı ve insanlık dışı saldırı sonucunda, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu 13 sivil şehit oldu ve 14 kişi de ağır yaralandı.
Birleşmiş Milletler ve UNAMA’nın Afgan pozisyonunu desteklemesiyle Pakistan ordu topçusunun ve GHQ tarafından üretilen basın açıklamalarının arkasına gizlenmiş yalanlar, bir kum duvarı gibi çöktü. Ve buradan derin ve rahatsız edici bir soru ortaya çıkıyor: Neden kendisini mesleki yeterliliğin zirvesinde gören bir ordu, bu kadar tehlikeli bir sınır ötesi saldırı düzenler? Ve daha da önemlisi, bu sözde profesyonel orduyu Müslüman komşularının kanını dökmeye iten hangi gizli faktörler ve saikler vardır?
Bu karmaşık bilmeceyi çözmek için sadece Durand Hattı boyunca uzanan dağlara bakamayız. Bölgeye yayılmış tam jeopolitik satranç tahtasına bakmalıyız. Uluslararası ilişkiler uzmanları ve deneyimli analistler, durumu çok daha derin bir stratejik perspektiften değerlendiriyor. Yakın dönem bölgesel tarihin büyük olaylarını incelerseniz ilginç ve tekrarlayan bir örüntü ortaya çıkar: Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasındaki siyasi veya askeri gerilimler Ortadoğu’da zirveye ulaştığında, Durand Hattı boyunca da aniden barut kokusu belirir.
Birçok analist bunu sadece bir raslantı olarak görmüyor. Bunu, üretilmiş krizlerin kasıtlı stratejisinin bir parçası olarak görüyor. Pakistan bugün ciddi ekonomik ve siyasi zorluklarla karşı karşıya ve zor durumdaki ekonomisi, büyük ölçüde Basra Körfezi ülkelerinden, özellikle Suudi Arabistan’dan gelen mali yardıma ve Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) alınan kredilere bağımlı. Ortadoğu’da gerilimler ne zaman yükselse ve İran eylemlerinin Amerikan veya Suudi çıkarlarını tehdit etme olasılığı artsa İslamabad ve Ravalpindi üzerinde de savunma taahhütlerini ve bölgesel ittifaklarını dikkate almaları yönünde baskı artar.
Ancak Pakistan ciddi bir stratejik ikilemle karşı karşıya. İran gibi güçlü, coğrafi olarak önemli ve siyasi olarak hassas bir komşuyla doğrudan askeri çatışmayı göze alamaz. İran’la herhangi bir doğrudan çatışma, Pakistan’ın kendi içinde ciddi güvenlik ve siyasi sonuçlar doğurabilir.
Bu nedenle ordu, dikkatin ana krizlerden ve baskılardan başka yöne çekilebileceği bir “saptırma tiyatrosu” arıyor. Bu perspektiften bakıldığında, 1979’dan beri sınırlı hava savunma kabiliyetine sahip olan Afganistan, sürekli olarak en uygun hedef olarak görülmüş durumda.
Durand Hattı boyunca yapılan bu tür saldırılarla, Pakistan ordusu, Basra Körfezi’ndeki ve Batılı destekçilerine, sözde batı sınırı boyunca silahlı gruplara karşı büyük çaplı ve kanlı bir savaş içinde olduğu mesajını vermek istiyor. Bu nedenle kuvvetlerinin önemli bir kısmı orada bağlanmış durumda ve Ortadoğu’daki diğer çatışmalara askeri olarak doğrudan katılamaz. Bu argüman, uluslararası siyasi ve diplomatik çevrelerde hemen dinleyici bulan ve Pakistan için etkili bir siyasi kart değeri kazanan bir durumdur.
Aynı zamanda, “terörle mücadele” söylemi, yıllardır Washington ve Asyalı müttefiklerinden bazıları için kabul edilebilir bir çerçeve olarak kalmış durumda; çünkü onlar, Afganistan’ın mevcut hükümetini bir güvenlik tehdidi olarak görüyorlar. Pakistan, bu atmosferi sürdürerek stratejik kısıtlamalarını haklı çıkarabilir, bölgesel çatışmaların doğrudan sonuçlarından uzak durabilir ve aynı zamanda mali, askeri ve siyasi desteğin devamını sağlayabilir.
Ancak tüm bu jeopolitik oyunun en acı, rahatsız edici ve derin yönü, Pakistan ordusunun bu kumarının arkasına gizlenmiş ahlaki ve fikri iflastır. Pakistan, her zaman İslam adına kurulduğunu iddia eden bir ülkedir. Ordusu, içeride düşen popülaritesini telafi etmek için kendisini İslam’ın kalesi, İslam Ümmeti’nin koruyucusu olarak sunmakta, kendisini büyük İslami mücadelelerin bayrağına sarmaktadır.
Pakistan sokaklarındaki ve şehirlerindeki insanlara, ordunun sadece ülkenin sınırlarının koruyucusu olmadığı, aynı zamanda tüm İslam Ümmeti’nin ve Harameyn’in savunulması sorumluluğunu taşıdığı söyleniyor. Ancak stratejik çıkarların ve uluslararası siyasetin dengesi değiştiğinde tüm bu ideolojik ve dini iddialar bir kenara atılıyor.
Ve işte burada akla önemli bir soru geliyor: Eğer tek amaç Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan veya diğer uluslararası ortaklara mazeret ve gerekçe sunmak ise o zaman neden tercih edilen araç olarak masum Müslümanların kanını dökmek seçiliyor? Neden ekonomik argümanlar, iç siyasi istikrarsızlık veya diğer diplomatik nedenler değil?
Bu sorunun cevabı, uzun süredir bölgeye gölgesini düşürmüş bir zihniyetin içinde gömülüdür. Çünkü ekonomik zayıflığı veya siyasi krizi kabul etmek, Pakistan’ı dünyaya başarısız bir devlet olarak sunacaktır. Ancak “terörle mücadele operasyonları” iddiası, onu aktif ve önemli bir güvenlik ortağı olarak sunar.
Bunun ötesinde, Pakistan kurumlarına bağlı medya kuruluşları ve resmi söylem, son yirmi yılda Afganistan’dan gelen her gelişmenin Pakistan’ın güvenliğine bir tehdit olduğu fikrini sürekli olarak yaymıştır. Bu propaganda yüzünden, Afgan Müslümanları, Pakistan kamuoyunda büyük ölçüde şüpheli ve emniyet ihlali ile ilişkilendirilen insanlar olarak tasvir edilmiştir.
Askeri literatürde bu duruma “insanlıktan çıkarma” (dehumanization) denir; hedef alınan insanların artık insan olarak görülmediği, sadece askeri hesaplamalarda “tali hasar” olarak görüldüğü süreç.
Host, Kunar ve Paktika’da yıkılan evlerin enkazından çıkarılan çocukların bedenleri ve yaralı annelerin çığlıkları, bu olayın herhangi bir resmi açıklamadan veya basın bülteninden daha büyük olan en acı verici hatırlatıcısıdır. Bu olay, dünyaya şunu öğretiyor: Devletler dini, inancı ve değerleri insanları ıslah etmek ve yönlendirmek için değil de sadece siyasi güç ve hayatta kalma için araç olarak kullandıklarında ahlaki temelleri zayıflar ve insani değerler sorgulanır hale gelir.
Şimdi UNAMA’nın olay yeri tespit raporu, Pakistan ordusunun ve Attaullah Tarar’ın iddialarını ciddi incelemeye tabi tuttuğuna göre, zaman gösterecektir ki Pakistan’ın Müslüman nüfusu ve başkalarının acısını hissedenler, sözde ordularının bu ciddi savaş suçu karşısında sessiz mi kalacak, yoksa seslerini yükseltecekler mi?
Sıradan bir Müslüman tüm bunları düşündüğünde şu sonuca varıyor: Pakistan ordusunun ülke içinde ve dışında Müslümanlara attığı bombalar aslında herhangi bir düşmanı ortadan kaldırmak için değil. Amaçları, küresel güçlere, borç verenlere ve borç affedenlere bir mesaj göndermektir: “Ey dünyanın hükümdarları, biz, tıpkı Doğu Hindistan Şirketi döneminde yetiştirilen atalarımız gibi, bugün de sizin sadık ve itaatkar hizmetkarlarınız olarak kalıyoruz ve gelecek nesillerinize karşı da öyle kalacağız.”
