Savaşın alevi ile yıkımın tozu arasında ve dünyanın sessizliğinde, insani bir felaket tecelli etmektedir. Trajedinin kalbindeki asıl mesele, kurbanların asker veya savaşçı olmamasıdır: O çocuklar ki annelerinin kucağında son nefeslerini vermektedirler, kadınlar ki güvenli yerleri mezara dönüşmüştür ve o siviller ki tek “suçları” Gazze adında bir toprakta yaşamalarıdır.
Bunlar, sessiz dünyanın kurbanlarıdır; eşit olmayan bir savaşta ne bağırma güçleri var ne de sesleri, görmek isteyip de duymak istemeyenlerin kulaklarına ulaşır. Bu üç grubun durumunu incelemek, sadece askeri yapıyı değil, bir ümmetin hayatının temellerini ve geleceğini hedef alan trajedinin derinliğini ortaya koymaktadır.
“Güvenlik Tehdidi” Olarak Tanımlanan Gazze’nin Masum Çocukları
Ailelerin kucağında ve oyun alanlarında büyümesi gereken o nesil, bugün ölümün gölgesinde yaşamaktadır. Okulların ve hastanelerin sürekli bombalanması, onlara kalan son güvenli yerleri de yok etmiştir. Bu çocukların çoğu babalarını, annelerini veya kardeşlerini kaybetmiştir ve bu kayıp, ruhlarında iyileşmesi nesiller alacak derin yaralar bırakan ağır bir psikolojik yük oluşturmaktadır.
Sürekli korku, abluka sonucu oluşan yetersiz beslenme, şiddetli soğuk, temiz suya ve sağlık hizmetlerine erişim eksikliği, sadece fiziksel sağlıklarına zarar vermekle kalmaz, aynı zamanda öğrenme yeteneklerini ve geleceğe dair umutlarını da ellerinden alır.
Her gün yaşıtlarının ölümünü gören bir çocuk, hayata ve barışa nasıl inanabilir? Bu çocuklar, bu savaşın en çaresiz mahkumlarıdır; doğdukları yeri seçmediler, kaderlerini değiştirme gücüne sahip değillerdir. Gazze’nin geleceği, bu yaralı ruhlara asılıdır.
Kadınların Durumu; Yıkılan Ailelerin Direkleri
Bu koşullar altında kadınlar, omuzlarında katbekat ağır yük taşımaktadırlar. Aç çocuklar için bir lokma ekmek bulmak amacıyla enkazlar arasında arayanlar onlardır. Yorulmak bilmeyen hemşireler ve imkansızlıklar içinde sevdiklerinin beden ve ruh yaralarını sarmak isteyen yardımcılar onlardır. Birçoğu, aynı zamanda eş, baba veya kardeş kaybının acısını yaşarken ailelerinin geçim sorumluluğunu tek başına taşımaktadır. Çocukların hayatına dair sürekli korku ve hayatta kalma çabaları, hayatın temel ihtiyaçlarının bile karşılanamadığı bir ortamda, kadınların ruh sağlığını ciddi şekilde tehdit etmektedir.
Cinsel saldırı ve sömürü de ciddi bir risk ve aşağılama ile toplu cezalandırma yöntemi olarak görülmekte ve bunlarla ilgili giderek artan raporlar kaydedilmektedir. Gazze’nin kadınları, cesurca direnmelerine rağmen, bu çatışmanın en çok zarar gören kurbanları arasında sayılmaktadırlar.
Siviller; Her Zaman Hedef Alınan Kurbanlar
“Eşit olmayan savaş” felsefesi ve “meşru müdafaa” iddiası, soykırıma yol açmıştır. İçerisinde askeri teçhizat veya savaşçı bulunma ihtimali bahanesiyle yerleşim alanlarının, pazarların, camilerin ve hatta medya merkezlerinin bombalanması, asker ile sivil arasındaki çizgiyi tamamen ortadan kaldırmıştır. Bu denklemde, her Gazzeli “potansiyel terörist” veya “insan kalkanı” muamelesi görmekte ve yaşam hakkı ayaklar altına alınmaktadır.
Bu davranış, sivillere özel koruma sağlanmasını zorunlu kılan uluslararası insan hukukunun açık bir ihlalidir. Sonucu ise kurban sayısı her geçen gün artan geniş çaplı katliamlardır: Bir anda yok edilen aileler, ekmek kuyruklarında can veren babalar, okul sıralarında füzelerle hedef alınan öğrenciler.
Bu sessiz acı, sadece ruhsuz ve kuru bir rakam değil; insanlığın çöküşüdür. Her şehit çocuk, asla gerçekleşmeyecek bir hayaldir. Enkaz altında kalan her kadın, atmaya devam edemeyen bir ailenin kalbidir. Bu insani trajediyi görmezden gelmek, sadece bir zulüm değil, aynı zamanda insan onurunun temel ilkesine ihanettir.
Dünyanın bu manzaralar karşısındaki sessizliği, insanlığın vicdanına büyük bir soru yöneltmektedir: Bazı canlar “daha az değerli” midir? Doğum coğrafyası, bir insanın hayatının değerini belirleyebilir mi? Bu soruların cevabı, dünyamızın ahlaki geleceğini belirleyecektir.
