Gerçek İtaatin Kendine Özgü Usulü!

Seyyid Cemaleddin el-Afgani

Muhakkak ki mukaddes İslam dini, hakikatte fedakarlık ve fidye ile dolu bir dindir. İslam’ın zahiri ve batıni anlamı, insanın kendi varlığını tamamen Allah’ın emrine teslim etmesidir. İslam’a inananlara verilen ilk ders şudur: Ben sadece Allah’ın kuluyum; kulluk benim övüncümdür ve hayatım boyunca kulluk ve itaat hali içinde yaşamak için kendime söz vermeliyim. Hiçbir kişisel arzum olmamalı, nefsimin şehvetlerini ilahi iradenin önüne koymamalıyım.

Allah’ın herhangi bir emrini yerine getirirken, akrabalık, mal, ilişkiler veya sevgi, itaatin önünde engel teşkil etmemelidir. Hangi hüküm gelirse gelsin, sadık bir köle gibi tartışmasız kabul edilmeli ve uygulanmalıdır, ta ki hayatım Rabbimin huzurunda ebedi ve muvaffak olsun.
Mübarek Zilhicce ayında tüm Müslümanlara farz kılınan kurbanın kendine özgü bir rengi ve anlayışı vardır. Bu kurbanda son derece etkileyici ve ibretlerle dolu bir kıssa yer almaktadır. Bu kıssada sayısız ders vardır ve her adımda ilahi kudretin ayetleri tecelli etmektedir. Burada, kıyamete kadar benzeri bulunamayacak eşsiz bir sevgi, teslimiyet ve fedakarlık örneği sunulmaktadır.

Bu kurban, aslında azim sahibi bir peygamber ile onun aziz oğlunun büyük destanının anılmasıdır; ikisi de Allah’ın emri karşısında eşsiz bir teslimiyet örneği sergilemişlerdir. Kuran-ı Kerim bu olayı en güzel ve en ince bir üslupla anlatmıştır. Saffat Suresi’ndeki mübarek “Beraber koşup çalışacak çağa erişince” ayetinden itibaren takip eden ayetlerde, ruhu ferahlatan bu kıssa anlatılır.
Kuran-ı Kerim, Hz. İbrahim’in (aleyhisselam) uzun süre evlat nimetinden mahrum kaldığını belirtir. Uzun bir beklemenin ardından Allah, ona oğul olarak Hz. İsmail’i (aleyhisselam) vermiştir. Evladın sevgi ve bağlılığın merkezi olduğu ve yıllar süren bir bekleyişten sonra geldiğinde, ona olan sevginin derece derece kendinden geçme noktasına ulaşacağı açıktır. Hz. İbrahim’in (aleyhisselam) oğluna karşı derin bir sevgisi vardı. İsmail (aleyhisselam) yavaş yavaş büyüdü, gençlik çağına ulaştı; bu, oğlun babasına yardımcı olduğu ve babanın ona birçok umut bağladığı bir dönemdir.

Bu hassas anda Allah, İbrahim’e (aleygisselam) rüyasında genç, aziz ve sevgili oğlunu kurban etmesini emretti. Görünüşte bu çok zor bir imtihandı, ancak baba sıradan bir insan değil, Allah’ın büyük bir peygamberi olduğu için, hiçbir soru ve tereddüt olmaksızın hemen itaate hazırlandı. Elbette oğlun da hazır olması gerekiyordu, bu nedenle ona: “Böyle bir emir aldım, ne dersin?” dedi.
Bu aşama son derece şaşırtıcı bir manzaraydı. Baba ilahi emri kabul etmişti, ancak oğlunun bunu reddetme ihtimali vardı. Fakat Kuran-ı Kerim, oğlunun da eşsiz bir teslimiyet ve rıza örneği sergilediğini göstermektedir. Dedi ki: “Babacığım! Sana emrolunanı yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.” (Saffat 102)
Yani bir taraftan ilahi emre olan tam rızasını ve teslimiyetini göstermiş, diğer taraftan bunu kişisel bir başarı olarak görmemiş, bilakis Allah’ın kendisini sabredenler zümresine dahil etmesini niyaz etmiştir. Burada Allah çok ilginç bir ifade kullanmıştır: “Teslim olunca”; yani ikisi de teslim olunca. Halbuki onlar daha önce de Müslümandılar. Peki buradaki “İslam”dan maksat nedir? Müfessirler, buradaki “eslema”dan maksadın, Allah’ın emri karşısında tam bir teslimiyet ve mutlak rıza olduğunu belirtmişlerdir; yani ilahi emir gelince, artık kişisel bir arzu kalmamış, babalık-oğulluk bağı dikkate alınmamış, nefsin ve şeytanın vesveseleri dikkate alınmamıştır.

Rivayetlerde, bu olayda şeytanın defalarca onları yoldan çevirmeye çalıştığı, ancak baba ve oğlunun her seferinde onu kovup taşladığı belirtilmektedir. Bu hatıra bugüne kadar yaşamış ve hacılara aynı yerlerde şeytan taşlamaları emredilmiştir.
İş, söz aşamasından fiil aşamasına geldiğinde şefkatli baba, kendisine en sevgili olan oğlunu boğazlamak için yatırdı. Rivayetlerde, oğlunun bizzat, baba şefkatinin Allah’ın emrini yerine getirmesine engel olmaması için yüzünün yere dönük olmasını teklif ettiği belirtilir. Ayrıca şöyle demiştir: “Elbiselerimi topla ki kan damlalarıyla kirlenmesin ve anne daha fazla üzülmesin.”
Yüce Allah bu sahneyi şöyle resmetmiştir: “İkisi de teslim olup, onu alnı üzerine yatırınca.” (Saffat 103). Müfessirler bunun için iki anlam zikretmişlerdir: Biri onu yüzü üstü yatırdığı, diğeri ise onu yanı üstü yatırdığı ve alnının yere değdiğidir.
Emrin infazının son anları yaklaştığında, İbrahim (a.s.) bıçağı oğlunun boğazına koydu, ancak ilahi rahmet tecelli etti. Allah, Cebrail’e (aleyhisselam) emrederek o anda İsmail’i uzaklaştırmasını ve yerine İbrahim’in (aleyhisselam) boğazlaması için semavi bir koç koymasını buyurdu; öyle de oldu.
Bu sırada Allah, İbrahim’in (aleyhisselam) imtihanı başardığını açıkladı. Ardından ona, kıyamete kadar selamlanmak, peygamberlerin ümmetlerinin ona saygı duyması ve onu liderleri olarak kabul etmeleri gibi büyük bir şeref verdi. Ayrıca İbrahim’in iman dolu kullardan olduğunu da söyledi. İbrahim’in (aleyhisselam) bu tam teslimiyeti, Allah’ın rızasını o derece kazandı ki kurban ibadetini kıyamete kadar canlı tuttu. Buradan anlaşılıyor ki aslında insanın Allah yolunda en sevdiği şeyleri feda etmesi gerekmektedir, ancak Allah, İbrahim’in (aleyhisselam) bu büyük itaati sayesinde rahmetiyle, kolaylık olması için insanın yerine hayvanı koymuştur.
Müfessirler burada önemli bir noktaya daha işaret etmişlerdir: Yüce Allah’ın başından beri amacı İsmail’i (aleyhisselam) boğazlatmak değildi; asıl amaç, kulun ilahi emri sorgusuz sualsiz kabul edip uygulamasıydı, aklın ve mantığın terazisiyle tartması değildi. İbrahim ve İsmail (aleyhisselam) bu alanda eşi benzeri olmayan, emsalsiz bir rıza ve teslimiyet örneği sergilemişlerdir.

Bu nedenle, bugün de kurban hükmü ile ilgili olarak akılcı hesaplara başvurmak doğru bir yol değildir. “Mal, kurban yerine fakirlere verilsin” veya benzeri sözler söylemek, ilahi emrin fıkhından cahil olmak ve teslimiyet ruhundan uzaklaşmak anlamına gelir.
Alimler bu meseleyi açıklamak için çok basit bir örnek vermişlerdir: Mescid-i Haram’da bir rekat namazın sevabı yüz bin namaza bedeldir; ancak Allah, Zilhicce’nin dokuzuncu gününde hacılara Arafat’a gitmelerini emretmiştir, oysa orada ne Kabe vardır ne de özel bir ibadet. Eğer bir kişi sadece aklıyla düşünüp: “Mescid-i Haram’da kalır ve tüm günü tavaf ve nafile namazlarla geçiririm” derse aslında sevabı tercih edeceği yerde günahı tercih etmiş olur. Çünkü sevap sadece bir işi yapmakta değil, Allah’ın emrettiği işi yapmaktadır.
Demek ki kurbanın temel dersi, insanın varlığını, arzularını ve iradesini Allah’ın emrine teslim etmesidir. İşte bu, İbrahim ve İsmail’in (aleyhisselam) o büyük vakıasının ebedi mesajı ve hakiki dersidir.

Exit mobile version