Müslüman Ümmeti Neden Geri Kaldı?  

Hasan Mucahid

 

 

Peygamberimiz Muhammed sallAllâhu aleyhi ve sellem döneminde ve sonrasında Müslümanlar, kâfirlere karşı büyük zaferler elde ettiler. Haftalarca sürecek bir sefere çıktıklarında bile, düşmanları korkudan titrer ve onların gelişinden söz edilmesi bile düşman saflarında paniğe neden olurdu.

 

Bedir Savaşı’nda 313 azimli mücahid, 1000’den fazla donanımlı düşman ordusunu yendi. Hendek Savaşı’nda küçük bir Müslüman grubu sadece hendek kazarak, 10.000 kişilik bir koalisyonu başarıyla durdurdu. Neredeyse aşılmaz olduğu düşünülen Hayber’in güçlü kalelerini fethettiler. Mu’te Savaşı’nda ise sadece 3000 Müslüman savaşçı, 200.000 kişilik bir Roma ordusuyla karşı karşıya geldi ve şiddetli bir çatışmanın ardından mevzilerini onurla savundular.

 

Bu zaferler tek başına değildi. Emevi, Abbasi ve Osmanlı Devletlerinin altın çağları, yaygın İslam fetihlerine ve kâfirlerin sürekli yenilgisine tanıklık eder. Ancak Osmanlı’nın yıkılmasıyla Müslümanlar, bir zamanlar kendilerini zafere götüren yoldan sapmaya başlarken, kâfirler ise küresel güç dinamiklerini yeniden şekillendiren üç temel strateji benimsediler:

 

1. Düşmanlık yerine birliği seçtiler. Yahudiler, hristiyanlarla ittifak kurdular; hristiyanlar da müşriklerle güçlerini birleştirerek İslam’a karşı birleşik bir cephe oluşturdular.

 

2. Aklı, eğitimi ve modern teknolojiyi güç araçları haline getirdiler.

 

3. Müslümanlara karşı fikri savaşlar yürüttüler, zihinleri sömürgeleştirdiler, İslam inançlarına, kültürüne ve değerlerine şüphe tohumları ektiler; öyle ki bazıları İslam bayrağı altında ona içeriden karşı çıkmaya başladı.

 

Müslümanlar ise bir zamanlar kendilerine başarı getiren temel ilkeleri terk ettiler:

 

1. Birliğin yerine bölünmeyi, önyargıyı, çatışmayı ve parçalanmayı koydular.

 

2. Allâh’ın Dininden yüz çevirdiler, dünyevi eğlencelere ve zevklere kapıldılar.

 

3. Modern eğitimi ve fikri ilerlemeyi terk ederek, bunun yerine anlamsızlığı ve amaçsız bir varoluşu seçtiler.

 

Sonuçlar trajik bir şekilde ortada. Bugün yalnızca 13 milyonluk bir Yahudi nüfusu, 2 milyar Müslüman üzerinde orantısız bir etkiye sahip. Dünyanın bir tarafında kâfirler, gelişmiş teknolojiyle çalışan insansız hava araçlarını kullanıyor ve Müslüman topraklarını bombalıyorlar, Müslümanlar ise hâlâ karşılık vermiyor ve kendilerini savunmuyor. Çaresiz hayvanlar gibi acımasızca öldürülüyorlar, ümmet ise gözleri yaşlarla dolu, kederle olan biteni izliyor.

 

Temel bir gerçeği kabul etmek hayati önem taşıyor; savaş meydanı güçle yönetildiğinde, ağlamak ve protesto etmek hiçbir sonuç vermez. Hazırlık şart olmasaydı, Allâh Kur’an’da “Onlara karşı gücünüz yettiğince hazırlık yapın…” emrini vermezdi.

 

Biz İslam ümmeti olarak, güç ve itibar için gereken tüm kaynaklara sahibiz; madenler, değerli taşlar, petrol, doğalgaz ve teknolojik ilerleme için gerekli her şey. Bu nimetler topraklarımızın altında yatıyor ancak biz de gaflet içinde yatıyoruz. Çalışmaktan, bilgiden ve birlikten yüz çevirip zillet ve çöküş dolu bir hayata razı olduk.

 

Gerçekten yeniden diriliş ve şeref istiyorsak, uykumuzdan uyanmalıyız. Derinlemesine düşünmeli, anlamlı bir eğitim almalı, faydalı teknolojileri benimsemeli, birliği sağlamalı ve her şeyden önce Allâh’a dönmeliyiz. Çünkü; bir toplum kendisini değiştirmedikçe Allâh onların durumunu değiştirmez.

Exit mobile version