Bölüm 8
Halil
DAEŞ’in Yargı Sisteminin Değerlendirilmesi
Hanif İslam’da yargı, sosyal adaletin direği ve temelidir. Kuran-ı Kerim, İslam nizamında yargı görevini üstlenen hakimin, zulüm ve baskının temsilcisi değil, adaleti ve doğruluğu ikame etmekle yükümlü olduğunu kabul eder. İslam’ın düşünce yapısında ve ilahi şeriatında adalet sadece hükümlerin infazından ibaret değildir; insan onurunun korunması da onun ayrılmaz bir parçasıdır. İslam’da insan, suçlandığı durumda dahi saygın ve öz değeri olan bir varlıktır. İslam fıkhının temel prensiplerinden biri, insanın aslının suçluluğunun varsayılması değil beraet-i zimmet (suçsuzluğun asıl olması) ilkesidir ve bu prensip İslam’da adaletin en önemli dayanaklarından sayılır.
Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) defalarca, eğer cezayı sanıktan savuşturacak herhangi bir yol bulunursa, hakimin bunu uygulaması gerektiğini vurgulamıştır. İslam fıkhı, titizlik, ihtiyat ve kanın haksız yere akıtılmasına karşı duyulan derin korku üzerine inşa edilmiştir. Nitekim “Haddleri şüphelerle düşürmek, hata ile ikame etmekten daha hayırlıdır” denilmiştir; yani şüphe veya belirsizliğin varlığı cezanın düşmesine yol açar, çünkü insan hayatı, otorite ve güçten daha büyük bir değere sahiptir.
İslam yargı sisteminde hakimin alim, adil, bağımsız, otorite karşısında cesur olması şarttır. O, yöneticinin elinde bir araç veya intikam memuru değildir. Mümin hakim, zalim yöneticinin kendisi olsa bile mazluma hakkını vermek ve zulmü engellemekle sorumludur. İslam’da yargının amacı toplumu ıslah etmektir, insanları korkutmak değil; çünkü adalet, insanların güven içinde hissetmeleri için gelmiştir, korku ve huzursuzluk içinde yaşamaları için değil.
Ancak DAEŞ’in “şer’i mahkemeler” adı altında sunduğu şey, bu rahmani mantıkla tam bir tezat oluşturmaktadır. DAEŞ’in yargı sistemi adalete değil, ideolojik şiddete dayanır. Bu sistemde hakim, bağımsız bir fakih veya müctehid bir alim değil, kendi kendini ilan etmiş hilafetlerine sadık, siyasi ve askeri emirleri uygulamakla görevli bir üyedir. Bu kanlı sistemde hüküm, yargılamadan önce verilmiştir ve mahkeme, hakikatin arandığı bir alan değil, güç gösterisinin yapıldığı bir sahneye dönüşür.
DAEŞ’in yargı sisteminde adalet, siyaset uğruna feda edilir. Suç, fiilin gerçekliğine göre değil, fikri sınıflandırmaya göre tanımlanır. Bir kimse DAEŞ’e fikir olarak muhalefet ederse hemen şu kalıplardan birine sokulur: mürted, münafık, casus, müfsid. Kuran-ı Kerim’de derin ahlaki anlamlar ve hassas manalar taşıyan bu dini kavramlar, DAEŞ sisteminde masumları öldürme araçlarına dönüşmüştür.
DAEŞ, suçları araştırmak yerine zorla itiraflar alır; delil ve kanıtlar yerine dedikodulara dayanır; sanığın savunmasını dinlemek yerine idam cezaları verir. Bu sistemde insan artık adaletin ve insan onurunun konusu değil, çarpıtılmış unvanların gölgesinde tasfiye edilecek bir hedeftir. İşte tam bu noktada yargı, ilahi ve insani yörüngesinden sapar ve bir terör, şiddet ve zulüm aracına dönüşür.
Analitik açıdan bakıldığında, DAEŞ’in gerçek bir yargı sistemine sahip olması mümkün değildir; çünkü adalet totaliterlikle bağdaşmaz. Adalet, gücün sınırlandırılması anlamına gelirken DAEŞ mutlak gücün peşindedir. Adalet, itiraz hakkının tanınması anlamına gelirken, DAEŞ her itirazı suç sayar. Adalet, insanlar arasında eşitliği garanti altına almayı gerektirirken, DAEŞ dünyayı “taraftarlar” ve “düşmanlar” olarak ikiye ayırır: Kendi takipçileri ne kadar suç işlerse işlesin eylemleri meşrulaştırılır; diğerleri ise -masum, dindar ve dinin hükümlerine bağlı olsalar bile- sırf muhalif oldukları için suçlu sayılır ve ölüme mahkum edilirler.
DAEŞ’in yargı sisteminde hukuk, hakkın ölçüsü değil, tahakküm aracıdır. Yargı, insanı ıslah etmenin yolu değil, hasımları tasfiye etmenin silahıdır. Burada din, toplumun vicdanının uyanışı olmaktan çıkar, vicdanları susturmanın aracı haline gelir. Siyaset felsefesi açısından bakıldığında bu, dinin ahlaktan koptuğu ve bir şiddet ideolojisine dönüştüğü andır. DAEŞ, bu yargı sistemi aracılığıyla ne adaleti ikame eder ne de şeriatı uygular; aksine, rızaya değil korkuya dayalı bir terör sistemi oluşturur.
Sonuç olarak, DAEŞ’in yargı sisteminin ne İslami, ne insani ne de akli olduğu söylenebilir. Bu sistem, dini bir silaha, hakimi bir cellada, şeriatı darağaçlarına dönüştürmüştür.
Muhammedi İslam, insanı kurtarmak için gelmiştir; DAEŞ ise İslam adına insan hayatını en değersiz hale getirmektedir. Bu çelişki sadece fıkhi bir anlaşmazlık değil, din ile ideoloji arasında derin bir çatışmadır. DAEŞ bir hilafet değil, İslamsız bir hilafettir; onun yargısı adalet değil, şiddet ve suçtur.
