DAEŞ ve Fıkhı, Şiddet Aracına Dönüştürmek
DAEŞ örgütünün fıkhi hükümlerini ve aşırı dini yorumlarını incelerken ve de analiz ederken karşımızda muteber bir bilimsel içtihattan veya doğal dini anlayıştan kaynaklanan bir fıkıh sistemiyle karşı karşıya olmadığımız anlaşılıyor. Ortaya çıkan temel soru şudur: Bu sahte fıkhın ve dinin aşırı hüküm ve yorumlarının üretilmesinin nihai hedefi nedir?
Cevabı, ne Kuran-ı Kerim’de, ne Hz. Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetinde, ne de müçtehit halife ve imamların siretinde aramamalıyız; bunu, DAEŞ’in iktidar talebine ve hegemonya arayışına dayanan mantığında bulmalıyız.
DAEŞ’in yükseliş döneminde “fıkıh” olarak adlandırdığı şey, gerçekte tek bir hedefe hizmet etmek için formüle edilmiş tahrif edilmiş ve çarpıtılmış kurallar toplamından başka bir şey değildi. O hedef, belirli bir grubun “hilafet” adı altında iktidarını kurmak, ardından onu korumak ve genişletmek idi. Bu sahte fıkıh, dini anlamanın yolu değil, iktidar ideolojisinin bir aracıydı. Bu tahrif edilmiş fıkıh, birbirine bağlı üç aşama üzerinden analiz edilebilir:
Birinci Aşama:
DAEŞ örgütü, sınırsız şiddetine dini ve fıkhı tahrif ederek meşruiyet, hatta kutsallık kazandırmaya ihtiyaç duyuyordu. Bunu başarmak için, “cihat” kavramını, askeri ve sivil, savunma ve saldırı, hatta Müslüman ve gayrimüslim arasındaki tüm sınırları ortadan kaldıracak şekilde yeniden tanımladı.
Bu çerçevede, öldürme eylemleri “kısas” olarak adlandırıldı, terör eylemleri “hududun infazı” olarak kabul edildi, şehirlerin işgali “İslami fetih” olarak tanımlandı. Bu yeni tanım, katılanlara akidevi ve duygusal bir motivasyon sağladı, suçu ibadet kılıfına bürüdü ve aynı zamanda dış dünyaya bu grubun diyalog veya uzlaşma tanımadığı, sadece şiddet diline inandığı mesajını iletti.
İkinci Aşama:
Hayatta kalmak ve devam etmek için, DAEŞ’in itaatkar, tek sesli bir toplum oluşturması gerekiyordu. Bu hedefe ulaşmanın en önemli aracı, geniş çaplı tekfirdi. Örgüt, sadece kendi mensuplarının gerçek Müslümanlar olduğunu, Şiiler, muhalif Sünniler, Sufiler ve hatta gayrimüslimler gibi diğer tüm insanların küfür safında durduğunu iddia etti. Böylece “biz” ve “onlar” arasında katı ve kanlı bir kimlik sınırı çizdi.
Bu tasavvura göre DAEŞ mensupları, herkesin düşman olduğu bir dünya ve kurtuluşun tek yolunun örgüt liderliğine mutlak itaat olduğu yönünde tam bir zihinsel kuşatma altına düştü. Sonuç olarak, vatanseverlik ve milliyetçilik gibi bireyin önceki kimlikleri, hatta geleneksel ailevi dindarlık biçimleri bile silinerek yerini en yüce erdemler olarak görülen kör mezhep bağlılıkları aldı. Herhangi bir sorgulama veya eleştiri ise ihanet olarak sınıflandırıldı.
Üçüncü Aşama:
DAEŞ belirli bölgelerde kontrolü ele geçirdiğinde bu toprakları yönetmek için bir mekanizmaya ihtiyaç duydu. Kadınlara karşı katı hükümler, toplu cezalar, keyfi mali sistemler ve katı güvenlik yasaları dayatarak polis-militer bir yönetim sistemi kurmayı amaçladı.
Bu yasalar birkaç temel özellikle öne çıkıyor:
Birincisi: Herhangi bir esneklik veya yoruma açıklık olmaksızın tüm yorumlama yetkisi askeri liderlerin elinde toplandı.
İkincisi: İnsanların yaşamının tüm ayrıntıları gözetim ve kontrol altına alındı.
Üçüncüsü: Açık idamlar, kırbaçlama, uzuv kesme gibi katı cezalar, genel terör yaymak ve herhangi bir itiraz veya itaatsizliği önlemek amacıyla uygulandı. Burada fıkıh ve kanun adaleti sağlamak için değil korkutma yoluyla iktidarı pekiştirmek için kullanıldı.
Özetle, DAEŞ’in “fıkhı”, Selef-i Salihin’e dönme iddiasına rağmen özünde modern bir siyasi olguydu. Örgüt, tehlikeli bir tekfirci aşırılık, modern örgütlenme ve şiddetli despotizmin karışımıydı. Onlara hükmeden mantık, dindarlık veya şer’i içtihat mantığı değil belirli bir örgütün hayatta kalma ve genişleme mantığıydı. Hatta kadınları cinsel köleleştirme veya tarihi eserleri yok etme gibi uygulamalar bile dini naslardan değil örgütün psikolojik ve siyasi ihtiyaçlarından kaynaklanıyordu.
Dolayısıyla, DAEŞ ve benzeri akımlarla yüzleşme sadece askeri yolla olmamalı. İki yönlü olmalıdır:
Bir yandan maddi yapılarını parçalamak için güvenlikle yüzleşme,
Diğer yandan, şiddetli otoriter tabiatlarını açığa çıkarmak için fikri ve ilmi yüzleşme.
Bu akımların gerçek yenilgisi, cihat, hilafet, şeriat ve ümmet gibi kavramlar tahrifçilerin elinden geri alındığında ve bu şiddetli söylem Müslümanların bilinç ve vicdanında açıkça reddedildiğinde ve tereddütsüzce kınandığında gerçekleşir.
