IŞİD’in Psikolojik Propagandası Bölüm 4

Hamza El-Horasani

 

DAEŞ’in “Hilafet” Fikrini Nasıl Silahlandırdığı
Modern medyanın gerçeklik ve illüzyon arasındaki sınırları hızla sildiği bir dünyada, DAEŞ bu araçları hesaplı bir beceriyle kullanarak paralel bir evren inşa etti. Bu, şiddetin sadece normalleştirilmediği aynı zamanda “kutsal” düzeyine yükseltildiği bir dünyaydı. Bu propagandanın merkezinde, sahte bir cazibe ile parıldayan “Hilafet” adlı baştan çıkarıcı kavram duruyordu; tıpkı sahte altın gibi.

Gerçekte ise şiddet, öldürme, yağma ve yıkımdan başka bir şey gizlemiyordu. Irak ve Suriye’deki Sünni gençler arasında mahrumiyet ve dışlanmışlık duygularını sömürerek DAEŞ, bu hilafet nosyonunu duygusal ve psikolojik bir sığınak haline getirdi ve takipçilerini sahte bir devlete biat etmeye davet etti.

DAEŞ militanları sadece cinayet ve yağma için kılıç kullanmadı. Ellerindeki kameralarla, o kılıçları sözde “geçmiş ihtişama dönüş”ün araçları olarak tasvir ederek masalsı sembollere dönüştürdüler. Oysa bu, kısa bir süreliğine cahilleri ve safları bir araya toplayan, onları sadece vahşet ve yıkım konusunda eğiten içi boş bir illüzyondan ibaretti. Çok geçmeden karanlık yerini aydınlığa bıraktı ve hakikat ortaya çıktı: “Hak geldi, batıl zail oldu.”

Peki ama bu sözde Hilafet gerçekte neydi? İslam’a dayalı bir yönetim kurmak için samimi bir girişim miydi? Sayısız kanıtla desteklenen cevap, kesin bir şekilde ‘hayır’dır. DAEŞ üyeleri, dışarıdan İslami bir devlet yaratma hedeflerini beyan etseler de eylemleri ve davranışları bunun tam tersini ortaya koydu. Onların “Hilafet”i üç kırılgan sütun üzerine oturuyordu: yasa olarak şiddet, yönetim olarak korku ve psikolojik yakıt olarak illüzyon.

Vahşi infazlardan Rakka’daki günlük yaşamın sahnelenmiş tasvirlerine kadar profesyonel videoların seri üretimi yoluyla DAEŞ, tuhaf bir ikilik oluşturmaya çalıştı. Bir tarafta sınırsız vahşet dururken, diğer tarafta huzurlu bir toplumun idealize edilmiş imajı belirdi. Bu hesaplı tezat, bireyleri tuzağa düşürmek için mağduriyet korkusu ile aidiyet arzusunu birleştirerek haleti ruhiyeyi hedef aldı. Savaşın yıkımı bile, sivil halkın üzerine düşen her bombanın DAEŞ’in suçlarının sonucu değil de sözde kaderlerinin bir parçası olduğu izlenimi verilerek “ilahi bir sınama” olarak yeniden çerçevelendi.

Bu kampanyada sosyal medyanın rolü atlanamaz. Twitter’dan Telegram’a, Facebook’tan diğer platformlara kadar DAEŞ, mutsuz gençlerin kendilerini aniden “Hilafet askerleri” olarak görebilecekleri küresel bir ağ inşa etti. Grup, dini dili devrimci retorikle harmanlayarak zihinleri bir paradoksu kabul etmeye manipüle etti ki o da inşa etmek için öldürmek idi.

Kadınlar da propaganda aracı olarak sömürüldü. Silahlı annelerin çocuklarına oyuncak yerine silah verdiği görüntüler, dehşeti normalleştirmek için tasarlandı. Ancak gerçek şu ki bu Hilafet asla gerçek değildi. Gücünün zirvesindeyken bile gerçekliğin sıcağı altında eriyen balmumu gibiydi. Ekonomisi yağma ve kaçakçılığa dayanıyordu, liderleri gizlilik içinde yaşıyordu ve onun tek gerçek hakikati korku ve terördü.

DAEŞ’in çöküşü sadece aşırı bir grubun yenilgisi değil aynı zamanda kocaman bir yalanın maskesinin düşürülmesiydi. Sözde Hilafet, halk direnişinin ilk dalgalarına bile dayanamadı. Yine de onun psikolojik yaraları devam ediyor. Bu illüzyonun gölgesinde yetişen bir nesil şimdi ciddi bir mücadeleyle karşı karşıya: yıllarca öldürmenin kutsallığa eşit olduğu öğretilenler insanlığa nasıl geri kazandırılabilir?

Cevap savaş alanında değil, çok daha kalıcı bir mücadelede, zihinleri “Hilafet” adı altında satılan illüzyondan kurtarma savaşındadır.

Exit mobile version