İdeolojik Çöküş; Söylem ve Gerçeklik Arasındaki Keskin Çelişki
IŞİD, “İslam Halifeliğini yeniden canlandırmak” ve “mazlumlar için bir hükümet kurmak” gibi cazip sloganlarla dünya sahnesine çıktı. Ancak grubun eylemleri, iddialı beyanlarıyla doğrudan çelişiyordu. Görünüşte Şeriat hukukunu ve adaleti savunduğunu iddia etse de, pratikte IŞİD hızla otoriterliğin hüküm sürdüğü despotik bir rejime dönüştü ve liderliği ile genel nüfus arasındaki uçurum her geçen gün büyüdü.
IŞİD propagandacıları, karmaşık medya kampanyalarıyla kamuoyunu manipüle etmeye ve grubu adalet ve adil servet dağılımının savunucusu olarak göstermeye çalıştı. Ancak sahadaki gerçekler çok farklı bir tablo ortaya koydu. Liderlik tarafından kayırılan yabancı savaşçılar, beş yıldızlı otellerde lüks konaklama imkânlarından yararlanıyor, ele geçirilen konakları işgal ediyor ve ayrıcalıklı sağlık hizmetlerine erişim imkânı elde ediyorlardı.
Bu arada Musul ve Rakka gibi şehirlerdeki sıradan siviller ise su, elektrik ve ilaç gibi temel kaynaklara erişimde bile aşırı zorluk çekiyor ve çoğu zaman anlamlı bir yardım almadan kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalıyorlardı.
Yerel halk, meşru bir halifesi olmayan sözde bir halifeliğin yönetimi altında hayatta kalmayı başarsa da onur, hareket özgürlüğü ve temel insan haklarından mahrum bırakılmıştı. Onlar için hayat tüm özünü yitirmiş, köleliğe benzer koşullarda hayatta kalmaya indirgenmişti.
Bu çelişkinin çarpıcı bir örneği de IŞİD’in kontrolündeki bölgelerde görülen ekonomik çöküştür. Grup, yoksulları kalkındırma vaatleriyle iktidara gelmiş olsa da, mali kaynaklarını kamu altyapısına veya hizmetlerine değil, silah tedariğine ve savaşçılarına cömert maaşlar ödemeye yönlendirmişti.
Bazı yabancı militanlar, enflasyon nedeniyle gıda, yakıt ve diğer temel ihtiyaç maddelerinin fiyatlarının sıradan vatandaşların erişemeyeceği kadar yükselmesine rağmen, aylık 1000 dolara kadar çıkan maaşlar alıyordu. Bu ekonomik dengesizlik, yoksulluğu yoğunlaştırmakla kalmayıp, halk arasında derin bir hoşnutsuzluğa da yol açmıştı. Sonuç olarak bu yaygın hoşnutsuzluk, IŞİD’in askeri ve ideolojik çöküşünü hızlandırmada önemli bir rol oynadı.
IŞİD, tplumsal düzeyde de verdiği sözleri yerine getirmede başarısız oldu. Güvenlik ve adalet sağlama sözü veren örgüt, bunun yerine bir korku imparatorluğu kurdu. En ufak bir muhalefet bile şiddet, işkence ve aleni infazlarla acımasızca bastırıldı.
IŞİD kontrolündeki medyanın sözde halifelik altında bir barış ve düzen imajı oluşturma çabalarına rağmen, yerel haberler acı bir gerçeği resmetti. Bu haberler toplu infazları, muhaliflere yönelik sistematik işkenceyi ve kadınlara orantısız şekilde uygulanan sert yasaları ortaya koydu.
IŞİD’in öz imajı ile gerçek yönetimi arasındaki bu bariz farklılık, ilk sempatizanlarının bile gruptan uzaklaşmasına yol açtı. Liderliğin zulmü, yolsuzluğu ve apaçık ikiyüzlülüğü, bir zamanlar IŞİD’i İslami uyanışın bir simgesi olarak gören birçok kişinin idealist beklentilerini yerle bir etti.
Kendini meşru devlet olarak iddia eden bir yapı, adaletsiz eylemleriyle sürekli olarak kendi söylemini çürütürse ne kadar güçlü, etkili veya iyi örgütlenmiş görünürse görünsün varlığını sürdüremez. Kamuoyu da böyle bir ikiyüzlülüğü sürdüremez. Grubun kalesi Rakka’da bu çifte standart açıkça görülüyordu. Yabancı savaşçılar birinci sınıf vatandaş olarak ayrıcalıklı bir yaşam sürerken, yerli halk sistematik ihmal, yoksulluk ve baskıya maruz kalıyordu.
Sözler ve eylemler arasındaki bu derin tutarsızlık, IŞİD’in ideolojik parçalanmasının temel nedenlerinden biri haline geldi. Bir zamanlar kendisini ezilenlerin kurtarıcısı ilan eden grup, pratikte onların en büyük düşmanı olduğunu ortaya koydu. Vaatleri ile gerçeklik arasındaki uçurum, IŞİD’in meşruiyetini elinden aldı ve bir zamanlar misyonuna umut bağlayanları dahi kendinden uzaklaştırdı.
Sonuç olarak IŞİD bir İslam hükümeti değil, İslam’ın adını kinle kullanarak egemenlik ve vahşet kampanyasını meşrulaştıran şiddet yanlısı bir suç örgütüydü. Neyse ki, bu sefil grubun dönemi sona erdi ve karanlık dönemi tarihin çöpüne atıldı.
