Yazar: Ecmel Gaznevi
Kunar’daki füze saldırısı meselesi, sadece yerel bir güvenlik haberi değildir; daha ziyade, hukuk ile gerçeklik arasındaki uçurumun gün geçtikçe genişlediği çağdaş uluslararası sistem içindeki derin köklü sorunun tekrarlayan bir dalgasıdır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra insanın korunması, devlet egemenliği ve sivillerin güvenliği adına kurulan sistem şimdi birçok coğrafyada şiddetli bir imtihanla karşı karşıya; bu imtihanın cevapları kitap sayfalarında değil, sahada insan kanı bedeliyle yazılmaktadır.
Pakistan askeri rejimi, Kunar vilayetinin çeşitli bölgelerinde havan ve füze saldırıları düzenleyerek Esadabad şehri ve çevre bölgelere ağır kayıplar verdirmiştir. Bu tür olayların tekrarı, kritik bir soruyu gündeme getiriyor: Sınır ötesi askeri operasyonlar için yasal çerçeve ne ölçüde gözetilmektedir ve sivil hayatın korunması gerçekten stratejik hesaplamaların bir parçası olmaya ne kadar devam ediyor?
Uluslararası insani hukuka göre sivil konutlara, eğitim kurumlarına ve kamu altyapısına yönelik herhangi bir kasıtlı veya ihmalkar saldırı kesinlikle yasaktır. Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokolleri, bir çatışmanın taraflarının sivil kayıpları önlemekle yükümlü olduğunu ve herhangi bir askeri eylem sırasında orantılılık ve ayrım ilkelerine uymaları gerektiğini açıkça vurgulamaktadır. Ancak çatışma coğrafyası genişledikçe bu ilkeler genellikle siyasi ve güvenlik zorunlulukları tarafından baltalanmakta ve hukukun dili, güç dili karşısında soluklaşmaktadır.
Bir olayın realitesini belirlemenin yalnızca resmi bildirilere dayanamadığı bir ortamda, çağdaş uluslararası sistemin büyük bir kusuru ortaya çıkıyor: Gerçekler genellikle açıklamalar, karşılıklı suçlamalar ve siyasi söylevler arasında kayboluyor. Taraflar kendi açısını sunarken tarafsız soruşturma mekanizmaları ya zayıf kalıyor ya da jeopolitik baskılar tarafından kısıtlanıyor. İşte tam bu noktada adalet kavramı sorgulanmaktadır: Eğer gerçek, aydınlatılamazsa hesap verebilirlik nasıl mümkün olabilir?
Bölgesel düzeyde, bu tür olaylar sadece fiziksel yıkımdan daha fazlasını taşıyor; psikolojik ve sosyal sonuçları çok daha derin oluyor. Sınır bölgelerindeki insanlar, zamanlaması ve hedefleri bilinmeyen, tanımsız bir tehdidin gölgesinde sürekli yaşıyor. Eğitimin devamlılığı, ekonomik faaliyet ve sosyal istikrar duygusu, sürekli bir korku baskısı altına giriyor. Bu durum, insani gelişmenin doğal yörüngesini giderek bozuyor ve tüm toplulukları uzun vadeli istikrarsızlığa sürüklüyor.
Küresel ölçekte, bu tür olaylar büyük güçler ile bölge devletleri arasındaki güven krizini daha da derinleştiriyor. Sınır ötesi askeri eylemler şeffaf yasal açıklamalar olmadan yürütüldüğünde bu sadece karşı tarafın şüphesini artırmakla kalmıyor, aynı zamanda bölgenin tüm güvenlik dengesini tehlikeye atıyor. Bunlar, küçük bir olayın büyük krizler için katalizör görevi görebileceği uluslararası siyasetin hassas kıvılcım noktalarıdır.
Ancak tüm siyasi ve askeri analizlerin ardında, temel bir gerçek sabit kalır: Savaşın yükü her zaman sıradan insanın omuzlarına düşüyor. Okul dersleri yerine patlama gürültülerini duyan çocuk, huzurlu bir yaşam yerine yerinden edilme tehdidiyle karşı karşıya kalan aile ve de gelecek yerine hayatta kalma ile meşgul olan bir toplum… İşte bu, stratejilerin görünmeyen maliyetidir.
Tam burada, uluslararası sistemin en kritik imtihanı ortaya çıkıyor: Uluslararası yasalar sadece dokümantasyon düzeyinde mi kısıtlıdır, yoksa pratik arenada herkes için eşit değere sahip midir? Eğer hukuk sadece zayıflar için varsa ve güç ayrıcalık hakkı veriyorsa o zaman uluslararası düzenin temeli eşitsizliğin temel taşı üzerine inşa edilmiş demektir.
Kunar’daki olay gibi meseleler bizi şu sonuca götürmektedir: Çağdaş dünyanın en büyük ihtiyacı sadece siyasi uzlaşı değil, yasal standartların pratikte uygulanmasıdır. Bir sivilin hayatı tüm stratejik hesaplamaların üzerinde önceliklendirilene kadar her barışın, her bildirinin ve her antlaşmanın güvenilirliği geçici kalacaktır. Temel soru, her çatışmadan sonra yeniden ortaya çıkan soru olarak kalıyor: Dünya hiçbir zaman gücün gölgesinde değil de hukukun gölgesinde insanlık için duracak mı, yoksa bu tekrarlayan tarih sonsuz acılar biçiminde mi devam edecek?
