Hilafet İllüzyonu: DAEŞ’in İmparatorluk Hayali ve Çöküşü Bölüm 7

Aziz Celal

2014: Dünyayı Sarsan Yıl
(Musul’un Düşüşü ve Rakka’nın Yükselişi)
2014 yılı, Orta Doğu’nun modern tarihinde belirleyici bir kırılma noktasını kayıtladı. Bu, DAEŞ’in tekfir ve şiddetli aşırılığın gölgesinden çıkarak dünyanın şokunu üzerine çektiği ve de Irak ve Suriye’de geniş toprakları ele geçirdiği yıl oldu. 10 Haziran 2014’te, büyük stratejik, siyasi ve sembolik ağırlığa sahip bir şehir olan Musul’un düşüşü, tüm bölgede şok dalgaları oluşturdu ve yapay sınırlarını sarstı.

Ninova Vilayeti’nin başkenti ve Irak’ın ikinci büyük şehri olan Musul, şaşırtıcı bir hızla çöktü. Yıllar süren eğitime ve milyarlarca dolarlık yabancı desteğe rağmen Irak güvenlik güçleri neredeyse hiç direnç göstermedi. DAEŞ savaşçıları, günler içinde şehri ele geçirdi, askeri üsleri kontrol altına aldı ve ileri teknoloji Amerikan yapımı silahlardan oluşan büyük stokları ele geçirdi. Askerlerin mevzilerini terk etmesi, üniformaların atılması, zırhlı araçların geride bırakılması gibi peşi sıra gelen görüntüler, Irak’ın 2003 sonrası güvenlik mimarisinin tamamen çöküşünün kalıcı sembolleri haline geldi.

Musul’un kaybı, Bağdat için felaket boyutunda bir darbe oldu. Bunun önemi, askeri yenilgi veya ekonomik kaybın çok ötesine uzanıyordu. Bu, derin bir psikolojik ve sembolik başarısızlıktı. Uluslararası destekle inşa edilip ayakta tutulan bir devlet, içi boş ve ne halkını ne de topraklarını savunabilir durumda görünüyordu.

DAEŞ, bu ivmeyi acımasız bir verimlilikle değerlendirdi. Neredeyse bir ay sonra, 4 Temmuz 2014’te, Ebu Bekir el-Bağdadi Musul’daki Büyük Nuri Camii’nde göründü ve kendisini “Müslümanların Halifesi” ilan etti. DAEŞ medya kanalları aracılığıyla özenle sahnelenen ve geniş bir şekilde yayılan bu duyuru, bir dönüm noktasına işaret ediyordu. DAEŞ artık kendisini bir militan grup veya isyancı hareket olarak takdim etmiyordu. Devlet olma iddiasında bulunuyordu.

El-Bağdadi’nin görünüşü, siyah giysilerden, ölçülü ses tonuna ve tarihi mekana kadar her detayda hesaplanmıştı. Destekçiler için bu görüntü, meşruiyet ve devamlılık illüzyonu taşıyordu. Muhalifler için ise ürpertici bir hırs göstergesiydi. Nuri Camii’nin seçimi, derin bir sembol taşıyordu; bu, 2017’de DAEŞ geri çekilirken aynı camiyi yok ederek halifeliğini ilan ettiği sahneyi silip attığında daha da ironik bir hal alacaktı.

Sınırın öte yanında; Suriye’de ise Rakka, ilan edilen halifeliğin idari başkenti olarak ortaya çıktı. Daha önce, Ocak 2014’te DAEŞ kontrolüne girmiş olsa da grubun komuta merkezine dönüşmesi DAEŞ kimliğindeki temel bir değişimi doğurdu. Bir zamanlar nispeten sakin bir taşra şehri olan Rakka, bir İslam imparatorluğunu yeniden diriltme iddiasındaki bir projenin sinir merkezi haline geldi.
DAEŞ, Rakka’da dışa dönük bir yönetim mekanizması inşa etmeye başladı. Mahkemeler kuruldu, vergiler kondu, belediye hizmetleri organize edildi. Yüzeyde, bu düzen görüntüsü istikrar ve otorite izlenimi vermek için tasarlanmıştı. Ancak altında, çocukların savaş için eğitildiği kamplar da dahil olmak üzere, halka açık infaz meydanları, gizli hapishaneler ve fikir kamplarını içeren bir terör sistemi yatıyordu. Rakka, DAEŞ’in iktidara dair en uç yorumlarının test edildiği bir alan oldu; modern çağda nadiren tanık olunan bir şiddet seviyesiyle Orta Çağ cezalarının uygulandığı bir yer haline geldi.

DAEŞ’in 2014’teki hızlı yükselişi, keskin küresel tepkilere yol açtı. Propagandası ve vaatleri tarafından cezbedilen binlerce yabancı savaşçı, kıtalar boyunca gelerek DAEŞ kontrolündeki bölgeye aktı. Aynı zamanda, hükümetler ve uluslararası kurumlar önlerindeki tehdidin boyutunu ve hızını kavramakta zorlandı.
DAEŞ propagandası, modernite ve gericiliğin rahatsız edici bir sentezini tasvir ediyordu. Videolar, antik cezalar uygularken ileri teknoloji silahlarla donatılmış savaşçıları gösteriyordu. Bürokratik ofisler dijital verimlilikle işliyor, hatta cariyelik gibi uygulamalar açıkça yasallaştırılıyordu. Bu çelişki tesadüfi değildi. DAEŞ’in stratejisinin merkezindeydi.
Grup hem kadim hem modern, hem cazip hem de ürkütücü olmayı hedefliyordu.

Geriye dönük bakıldığında 2014, DAEŞ’in gücünün zirvesini temsil ediyordu. Ancak genişlemesinin gösterdiği hız, çöküşünün tohumlarını da taşıyordu. Toprakları bu kadar saldırgan bir şekilde ele geçirerek ve kendini devlet ilan ederek DAEŞ, hem bölgesel hem de küresel güçlerin dikkatini üzerine çekti. Şiddet ve şov aracılığıyla inşa edilen yapı, aynı hızla dağıldı ve halifeliğin kalıcı bir siyasi varlık değil korku, kaos ve anlık ivmeyle sürdürülen bir illüzyon olduğunu ortaya çıkardı.

Exit mobile version