DAEŞ’li Haricilerin, IEA Hakkında Yaydığı Şüphelerin Şer’i Açıdan İncelenmesi

Bölüm 1

Dr. Hammam Sultani

Kur’an, Sünnet ve Selef-i Salihin’in Sözleri Işığında Bir Müslümanın Tekfir Edilmesi

Bir Müslümanın kafir olduğuna hükmetmek (tekfir), şeriattaki en hassas ve en ağır meselelerden biridir. Doğrudan insanın imanına, canına, malına, ırzına ve de dünyada ve ahirette peşinden gelen hükümlere taalluk eder. İşte tam da bu yüzden şeriat bu meselede en büyük ihtiyatı ve dikkati emreder.

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in üzerinde ittifak ettiği görüş şudur: Bir kimsenin İslam’ı kesin olarak sabit olduktan sonra, o kişi yalnızca şüphe, yanlış bir tevil, bir günah veya içtihat hatası sebebiyle İslam’dan çıkmaz. Onun kafir olduğuna hükmetmek; açık ve kesin şer’i delil, tekfirin bütün şartlarının gerçekleşmesi ve bütün şer’i engellerin kaldırılmış olmasını gerektirir.

Kur’an-ı Kerim’in Yol Göstericiliği:

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmaktadır:

“يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا ضَرَبْتُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ فَتَبَيَّنُوا وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ أَلْقَىٰ إِلَيْكُمُ السَّلَامَ لَسْتَ مُؤْمِنًا…” (سورۃ النساء: 94)

“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyice araştırın; size selam verene ‘sen mümin değilsin’ demeyin…”

Bu mübarek ayet, bir Müslümanın imanını reddetmenin ve onu yalnızca zanna, şüpheye ve temelsiz tahmine dayanarak İslam dışına atmanın caiz olmadığını açıkça göstermektedir.

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurur:

وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ (سورۃ الإسراء: 36)

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme.”

Bu ilahi yönlendirme, Müslümana inanç, hüküm ve kaza meselelerinde zanna, söylentiye veya temelsiz iddialara değil yalnızca bilgiye, delile ve kesinliğe dayanması gerektiğini söyler.

Hadisi Şerif:

Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

“إذا قال الرجل لأخيه: يا كافر، فقد باء بها أحدهما.” (صحیح البخاري: 6104)

“Bir adam kardeşine ‘ey kafir!’ derse, bu söz ikisinden birine döner.”

Bu hadis, bir Müslümanı kafir ilan etmenin son derece ağır ve tehlikeli bir fiil olduğunu açıkça göstermektedir. Eğer o kişi gerçekte kafir değilse bu haksız tekfirin günahı onu yapanın üzerine döner.

Bir başka hadiste Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

من دعا رجلاً بالكفر أو قال: عدو الله، وليس كذلك إلا حار عليه. ( صحیح البخاری: 6045)

“Kim bir adamı küfürle itham eder veya ona ‘Allah’ın düşmanı’ derse ve o kişi öyle değilse bu itham kendisine döner.”

Bu aynı konuda Usame b. Zeyd’in (radiyallahu anhu) meşhur kıssası da son derece önemlidir ve üzerinde düşünmeye değer. Bir savaş sırasında o, kelime-i şehadet getirdiği halde bir adamı öldürdü. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bundan derin biçimde rahatsız ve hoşnutsuz oldu ve ona şöyle buyurdu: “o, ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ dedikten sonra mı onu öldürdün?”

Usame (radiyallahu anhu) dedi ki: “Ben dedim ki: ‘Ey Allah’ın Resulü, o bunu yalnızca canını kurtarmak için söyledi.'”

Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tekrar: “o, ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ dedikten sonra mı onu öldürdün?” buyurdu.

Usame (radiyallahu anhu) dedi ki: “bunu bana tekrar edip durdu; ta ki ben, o günden önce Müslüman olmamış olmayı temenni edene kadar (yani bu günahı işlememiş olmak için).” (Sahih-i Buhari: 4269)

Selef-i Salihin’in Yolu

“لا نكفّر أحدًا من أهل القبلة بذنب ما لم يستحله.”

“Biz kıble ehlinden hiç kimseyi, o günahı helal saymadıkça bir günah sebebiyle tekfir etmeyiz.”

İmam Ebu Hanife (rahimehullah), onun iki büyük talebesi İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed (Allah onlara rahmet etsin), İmam Ahmed b. Hanbel (rahimehullah), İmam İbn Abdilberr el-Maliki (rahimehullah) ve Ehl-i Sünnet’in bütün imamları şu noktada ittifak halindedir: Biz kıble ehlinden hiçbir kimseyi, o günahı helal ve caiz saymadıkça, yalnızca bir günah işlediği için kafir saymayız.

Şeyhülislam İbn Teymiyye (rahimehullah) şöyle der:

“وليس لأحد أن يكفر أحدا من المسلمين، وإن أخطأ وغلط؛ حتى تقام عليه الحجة، وتبين له المحجة، ومن ثبت إسلامه بيقين لم يزل ذلك عنه بشك؛ بل لا يزول إلا بعد إقامة الحجة، وإزالة الشبهة.” (مجموع الفتاوى، ۱۲/۴۶۶)

“Hiç kimsenin bir Müslümanı, hata etse ve yanılsa bile, aleyhinde hüccet ikame edilmeden ve ona doğru yol açıklanmadan tekfir etme hakkı yoktur. İslam’ı yakin ile sabit olan kimse, şüphe ile ondan çıkmaz; aksine o, ancak hüccetin ikame edilmesinden ve her şüphenin giderilmesinden sonra çıkar.”

Ehl-i Sünnet’in Tekfir Konusundaki İlkeleri

Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e göre:

Belirli bir sözün veya fiilin küfür olduğunu söylemek ayrı bir meseledir. Belirli ve ismiyle bir şahsı kafir ilan etmek ise ayrı bir meseledir ve çok daha hassastır.

Bunun için şunların gerçekleşmesi gerekir:

1. O kişinin, küfür hükmünü taşıyan türden bir söz söylediği veya bir fiil işlediği gerçekten sabit olmalıdır.
2. O söz veya fiil hakkındaki şer’i hüküm açıkça bilinmeli ve sabit olmalıdır.
3. O kişinin aleyhinde şer’i delil ikame edilmiş olmalıdır.
4. Onun şüpheleri ve yanlış anlamaları giderilmiş olmalıdır.
5. İkrah, cehalet, hatalı tevil veya hükmün uygulanmasını engelleyen diğer mazeretler gibi şer’i engellerden hiçbiri bulunmamalıdır.

Haricilerin Saptığı Nokta

İslam tarihinde tekfir meselesinde aşırıya giden, büyük günahlar veya siyasi ihtilaflar sebebiyle Müslümanları kafir ilan eden ilk grup Haricilerdi. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

يمرقون من الدين كما يمرق السهم من الرمية. (صحیح البخاری: 6930)

“Onlar, okun avından geçip çıktığı gibi dinden çıkarlar.”

Özet:

İslam; ihtiyat, adalet ve dikkatli araştırma dinidir; acele hüküm, aşırılık veya ihmal dini değildir. Bir Müslümanın kafir olduğuna hükmetmek ağır dini ve toplumsal sonuçlar taşır ve bu mesele asla duygu, siyasi ihtilaf veya hizipsel taraftarlık temelinde tartılmamalıdır; o, yalnızca Kur’an ve Sünnet’e, ümmetin icmasına ve ulemanın koyduğu ilkelere göre karara bağlanmalıdır.

Birinci Şüphe

Aşırı ve tekfirci düşüncenin etkisindeki insanlar tarafından yayılan şüpheler yüzünden birçok saf yürekli genç şu soruyu sormaktadır: İslam Emirliği’nin bazı gayrimüslim ülkelerle diplomatik ilişkiler kurması veya Afganistan’a yardım ve işbirliği sağlayan bazı gayrimüslim ve seküler ülkelerin liderlerini övmesi ve onlara teşekkür etmesi, insanı küfre mi sokar?

Bu şüphe büyük bir düşünce karışıklığına dayanmaktadır. Bir Müslümanı tekfir etme meselesindeki en büyük hatalardan biri, gayrimüslimdeki bazı iyiliği kabul eden, onun bazı olumlu davranışını öven veya onunla meşru ve caiz bir şekilde muamelede bulunan herkesi, hiçbir şer’i dayanak olmaksızın, sırf bu şeyleri küfür sebepleri sayarak kafir ilan etmektir. Oysa bir insanın kafir olmasının gerekçeleri, yalnızca Kur’an ve Sünnet’in açık ve kesin naslarıyla sabit olur; kişisel arzular, hizipsel taraftarlıklar, şahsi düşmanlıklar veya duygusal tepkiler temelinde değil.

Dolayısıyla bir gayrimüslim veya hükümeti, bir Müslümana veya bir İslam devletine bir iyilik yapar veya yardım ederse bu iyilikten dolayı ona teşekkür etmek veya onun olumlu davranışını övmek ne küfürdür ne de şeriatça yasaktır.

Bunun açık bir örneği, bizzat Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hayatında mevcuttur. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Mut’im b. Adiyy’in iyiliğini asla unutmadı. O, Beni Haşim’e karşı uygulanan boykotun sona erdirilmesinde önemli rol oynadı ve Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Taif’ten döndüğünde Mut’im b. Adiyy onu himaye etti. Bu iyiliğin takdiri olarak Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ondan hayırla söz etti.

Müslümanlar Bedir Savaşı’nda kafirlerden yetmiş esir aldığında Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:

لو كان الْمُطْعِمُ بنُ عَديٍّ حيًّا ، ثم كلَّمَنى في هؤلاءِ النَّتْنَى لترکتُهم له – يعنى أسارَى بدرٍ –(صحیح البخاری: 3139)

“Mut’im b. Adiyy hayatta olsaydı ve şu çürümüş adamlar hakkında benimle konuşsaydı, onun hatırına onları muhakkak bırakırdım – yani Bedir esirlerini.”

Bir rivayette şöyle geçer: “Onun hatırına onları muhakkak serbest bırakırdım.”

Hafız İbn Hacer (rahimrhullah) bu hadisi Fethu’l-Bari’de açıklarken şöyle yazar:

وَأَنَّ الْمُرَادَ بِالْيَدِ الْمَذْكُورَةِ، مَا وَقَعَ مِنْهُ حِينَ رَجَعَ النَّبِيُّ صلی الله علیه وسلم مِنَ الطَّائِفِ، وَدَخَلَ فِي جِوَارِ الْمُطْعِمِ بْنِ عَدِيٍّ. وَقِيلَ: الْمُرَادُ بِالْيَدِ الْمَذْكُورَةِ أَنَّهُ كَانَ مِنْ أَشَدِّ مَنْ قَامَ فِي نَقْضِ الصَّحِيفَةِ الَّتِي كَتَبَتْهَا قُرَيْشٌ عَلَى بَنِي هَاشِمٍ وَمَنْ مَعَهُمْ مِنَ الْمُسْلِمِينَ حِينَ حَصَرُوهُمْ فِي الشِّعْبِ. (فتح الباري ج:12 ح: 3139، المکتبة الوحیدیة، پشاور)

“Burada sözü edilen el ile kastedilen, Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Taif’ten döndüğünde ve Mut’im b. Adiyy’in himayesine girdiğinde ondan sadır olan şeydir. Ayrıca denmiştir ki bu el ile kastedilen, onun, Kureyş’in Beni Haşim’e ve onlarla birlikte Müslümanlara, onları Ebu Talib mahallesinde kuşattıklarında yazdığı sahifeyi bozmada en şiddetli şekilde çalışanlardan biri olmasıdır.”

Bu sebeple eğer Mut’im b. Adiyy hayatta olsaydı ve Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) onun isteği üzerine Bedir esirlerini serbest bıraksaydı, bu onun iyiliğine değer vermenin, ona teşekkür etmenin ve ondan hayırla söz etmenin açık bir örneği olurdu.
Devamı gelecek…

Exit mobile version