Yazan: İhsan
Son yıllarda, Pakistan askeri rejimi terörle mücadele iddialarını tekrarlamasına rağmen, pratikte tekfirci grup DAEŞ ve de kötülük ve yolsuzluk gruplarının en büyük destekçisi ve koruyucusu haline gelmiştir. Bu çifte, çelişkili ve yanıltıcı politika, Pakistan halkının servetinden milyarlarca rupinin DAEŞ’i, kötülük ve yolsuzluk gruplarını ve onların kiralık unsurlarını (eski milis mensuplarını) eğitmek, donatmak ve desteklemek için harcandığı bir dönemde uygulanmaktadır. Buna karşılık, Pakistan halkının çoğunluğu aynı askeri rejim altında yoksulluk, işsizlik, hayat pahalılığı, temel sağlık hizmetlerinden mahrumiyet ve diğer birçok sorunla karşı karşıya.
Bu ağır harcamalar, Pakistan halkının güvenliğini artırmamış, aksine güvensizlik alanının genişlemesine ve saldırı korkularının artmasına yol açmıştır. Başka bir deyişle Pakistan, bu politikayı sürdürerek bir yandan milli servetini israf etmekte, diğer yandan halkının güvenliğini ciddi bir tehlikeye atmakta, ülkeye herhangi bir olumlu kazanç sağlamamaktadır.
Bu politikanın en yıkıcı sonuçlarından biri, Pakistan halkının askeri ve siyasi kurumlara olan güvenini kaybetmesidir. Ordunun, savaştığını iddia ettiği grupların aynılarıyla işbirliği yaptığını ve onlarla ilişki kurduğunu kendi gözleriyle gören halk, artık orduyu gerçek bir milli güvenlik ve toprak bütünlüğü koruyucusu olarak görememektedir. Bu güvensizlik, giderek siyasi tüm sisteme yayılmakta ve hükümetin meşruiyetini sorgulanır hale getirmektedir. Böyle bir durumda insanlar, yöneten kurumların milli çıkarlara hizmet etmek yerine, kendi iktidarlarını ve özel çıkarlarını korumak için çalıştıkları kanısına varmaktadır.
Bu umutsuzluk ve güvensizlik duygusu, protesto hareketlerine, hatta ayrılıkçı eğilimlere zemin hazırlamakta ve ülkeyi siyasi istikrarsızlığa ve olası bir çöküşe sürüklemektedir. Tarihsel deneyimler, halk ile yönetici arasındaki güven bağı koptuğunda, hiçbir askeri veya güvenlik gücünün ülkenin istikrarını koruyamayacağını ve toplumların giderek kaos ve çöküşe sürükleneceğini kanıtlamıştır.
Öte yandan, dünyanın en büyük tekfirci grubu olan DAEŞ’in yanı sıra kötülük ve yolsuzluk gruplarını desteklemek, Pakistan’ın bölgesel ve küresel kamuoyu nezdindeki uluslararası itibarına ciddi zarar vermiştir. Terörle mücadele sloganı atan, ancak fiilen teröristleri eğitip onları siyasi hedeflerine ulaşmak için diğer ülkelerde kullanan bir devlet, kısa sürede uluslararası toplumdaki konumunu ve saygınlığını kaybedecek ve uzun vadede diplomatik ve ekonomik baskıların etkisiyle izolasyona doğru gidecektir.
Bugün Pakistan’ın yakın müttefikleri bile bu ülkenin politikalarına şüpheyle bakmakta ve ilişkilerini koşulsuz siyasi destekten ziyade yalnızca ekonomik çıkarlar çerçevesinde sürdürmeye çalışmaktadır. Bu uluslararası izolasyon, mali ve askeri yardımların azalması, yabancı yatırımların düşmesi, ticari kısıtlamaların artması ve nihayetinde Pakistan’ın uluslararası ilişkiler dengelerindeki konumunun zayıflaması anlamına gelmektedir. Günümüz dünyasında uluslararası ortaklıklar ilerleme ve refahın temeli iken, hiçbir devlet bu politikayı devamlı sürdürerek uluslararası sistemde kabul edilebilir bir konuma sahip olamaz ve bu, Pakistan’ın ilerlemesinin ve geleceğini inşa etmesinin önündeki en büyük engel haline gelecektir.
Belki de bu politikanın en tehlikeli etkisi, Pakistan’ın milli birliğini tehdit etmesidir. Pakistan, dini bir kimlik temelinde kurulmuş ancak gerçekte büyük ve küçük farklı ulusların, dillerin, kültürlerin ve tarihsel kimliklerin bir karışımıdır.
Pencaplılar, Sindliler, Peştunlar, Beluçlar ve diğer ulusların her birinin kendine özgü bir kimliği var ve her türlü ayrımcılık ve yapısal adaletsizlik, bu kimlikleri ayrılıkçı eğilimlere itebilir. DAEŞ ve de kötülük ve yolsuzluk gruplarıyla işbirliği de aynı yıkıcı sonuca yol açmaktadır.
Pakistan ordusu, bu gruplar aracılığıyla Peştunlar ve Beluçlar üzerinde baskı kurduğunda, aslında onlara “bu ülkede ikinci sınıf vatandaşlarsınız ve haklarınız hiçbir değer taşımıyor” mesajını iletiyor. Bu mahrumiyet ve ayrımcılık duygusu, uzun vadede daha güçlü ayrılıkçı hareketlere dönüşecek; bu hareketler artık para ve boş vaatlerle susmayacak, hakları için sonuna kadar mücadele edeceklerdir. Tarih, çok uluslu devletlerin ya tüm ulusların adaleti ve eşit katılımı yoluyla istikrar ve ilerlemeye ulaştığını ya da ayrımcılık ve baskı yoluyla çözülme ve dağılmaya gittiğini göstermiştir. Ne yazık ki Pakistan ikinci yolu seçiyor gibi görünmekte ve bu yanlış politikaları sürdürerek kendi elleriyle olası çöküşünün zeminini hazırlamaktadır.
Sonuç olarak, bugün komşu ülkeleri zayıflatmak için kullanılan araç, çok yakın bir gelecekte Pakistan’ın kendisini zayıflatmak için kullanılacaktır. DAEŞ ve de diğer kötülük ve yolsuzluk grupları, özünde hiçbir devlete sadık değildir; sadakatleri paraya ve kısa vadeli çıkarlaradır. Pakistan’ın mali desteği kesildiğinde veya çıkarlarını başka bir yerde daha iyi gerçekleştirebileceklerini gördüklerinde, tereddüt etmeden Pakistan’ın kendisine karşı kullanılacaklardır.
Bugün Pakistan’ın finansmanıyla eğitilen ve donatılan gruplar, yarın bu ülkenin ordusuna ve halkına karşı silah kaldırabilir. Tarihteki acı deneyimler, vekil ve yarı askeri grupları himaye etmenin onları eğitenlerin asla lehine olmadığını, bu politikanın vahim sonuçlarının eninde sonunda ülkenin kendisine geri döndüğünü kanıtlamıştır. Pakistan da bu kuralın istisnası olmayacak ve er ya da geç bu stratejik hatanın ağır bedelini ödeyecektir.
İslam Emirliği bu komploları son derece teyakkuz halinde izlemekte ve de halk desteğine ve cihat deneyimine dayanarak kiralık ve vekil grupların Afganistan’ın güvenliğini ve istikrarını tehdit etmesine asla izin vermeyecektir. Ancak daha endişe verici olan gerçek, Pakistan’ın bu politikayı sürdürerek her geçen gün kendi yok oluşunun ve olası çöküşünün uçurumuna yaklaşmasıdır.


















































