DAEŞ ve İnsanlık Dışı Yargı Sistemi; Şeriat Görünümü Altında İslam’ın Vahşice Tahrifi
Aşırı tekfirci grup “DAEŞ”, İslami kavramları istismar ederek tarihin en kötü ve en iğrenç yargı sistemini ortaya koydu. Saf İslam fıkhının çerçevesinden tamamen uzak, sapkın yorumlara dayanan bu sistemin, İslam’ın adaleti ve merhameti ile hiçbir bağlantısı yoktu; bilakis, onun kanlı otoritesini pekiştirmek, insanları baskı altına almak ve terörize etmek için bir araca dönüştü.
DAEŞ’in oluşturduğu bu yapay yargı sistemi, hiçbir yönüyle Şeriat’ın ve İslam adaletinin temel prensipleriyle örtüşmüyordu; bilakis, “şeriatı uygulama” sloganı altında sistematik bir zulüm, korku ve şiddet düzeneğiydi.
Bu sapkın grup, İslam’ın adalet, hakkaniyet, haklara saygı ve insan onurunu koruma üzerine kurulu bir din olduğunu ve onun yargı sisteminin hassas standartlar, şeffaflık ve sanıkların kendilerini savunmaları için tam fırsatlar üzerine inşa edildiğini anlamaktan acizdi. Ancak DAEŞ, insanların cehaletini ve istikrarsızlık koşullarını istismar ederek, İslam’ı sapkın ve tekfirci bir imajda sundu ve kendisini bir “İslami sistem” ve “hilafet” kurumu olarak tanıttı.
DAEŞ sistemindeki cezalar, korku salmak amacıyla alenen infaz edilirdi: uzuv kesme, recm, saha infazları ve bedenlerin parçalanması.
Oysa İslam, had cezalarının uygulanması için adil şahitlerin varlığı, savunma için tam fırsat tanınması ve delillerin titizlikle incelenmesi gibi katı şartlar koşar. DAEŞ ise kararlarını, bu temel prensiplerin hiçbiri olmadan, birkaç dakika içinde şekli mahkemelerde veriyordu.
Örneğin, İslam fıkhında hırsızlık cezası, ancak hırsızın aşırı yoksulluk içinde olmaması, çalınan malın şer’i nisap miktarına ulaşması ve suçun adil şahitlerle sabit olması durumunda uygulanır. Ancak DAEŞ, bu şartlar sağlanmadan eller kesiyor, hatta bazı durumlarda bu cezayı “irtidat” suçlaması altında uygulayarak kavramı tamamen tahrif ediyordu. Onların sisteminde gerçek yasalar yoktu; kararlar şiddet dolu tekfirci yorumlara dayanıyordu.
DAEŞ, sanığın savunma hakkını da görmezden geldi. İslam’da sanık, savunmasını sunma, delil gösterme hakkına sahiptir ve hatta suç ispat edilemezse beraat edebilir.
Oysa DAEŞ, “casusluk”, “kafirlerle işbirliği” veya “hilafete muhalefet” gibi suçlamalarla yüzlerce kişiyi idam etmek için şekli mahkemeler kurdu ve gerçek bir savunma fırsatı tanımadı.
Bu durum, Hz. Peygamber (s) ve Raşid Halifeler dönemindeki uygulamanın tam tersidir. O zamanlarda sanıklara savunma için tam fırsat verilir, yargıçlar onların ifadelerini dikkat ve ihtiyatla dinlerdi. DAEŞ’in yaklaşımı sadece İslam’la açık bir çelişki içinde değildi, aynı zamanda en temel insan hakları prensiplerine de aykırıydı.
İslam yargı sistemi, dört mezhep (Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli) üzerine kuruludur ve hepsi Kuran-ı Kerim, Sünnet, icma ve kıyası kaynak olarak alır; davalara bakmak için hassas ve düzenli mekanizmalara sahiptir. DAEŞ ise tüm bu kısıtlamaları iptal etti ve bağımsız bir denetim olmaksızın sınırlı sayıda bireyin elinde toplanmış kişisel, partizan bir sistem kurdu. Oysa İslam, yargıyı ve hükmü alimlerin ve toplumun denetimi altına koyar; şer’i metinlerin çerçevesi dışında ise hiçbir hüküm uygulanmaz.
DAEŞ yargı sistemi, tamamen şeffaflık ve adaletten yoksundu: Hükümlerin belgelenmesi, bağımsız şahitlerin dinlenmesi veya duruşmaların aleniliği yoktu. Hükümler kapalı kapılar ardında verilir, çoğu zaman kaynağı belirsiz raporlara veya güvenilir olmayan bilgilere dayanırdı ve insanlar haksız yere ölüm cezasına çarptırılırdı. Oysa İslam Şeriatı şeffaflık, halkın katılımı, itiraz hakkı ve yeniden yargılanma imkanı üzerine kuruludur; bunların tümü, yargı hatalarını önlemek için temel prensiplerdir.
İslam her zaman bireysel ve toplumsal hakları korumayı hedeflemiştir, ancak DAEŞ, cürümleriyle bu değerlerin tümünü çiğneyerek dini en iğrenç şekilde temsil etmiştir.
















































