“Ey hükümdar! Öncelikle ve her şeyden önce benim görüşümü ve ricamı dinle. Açıkça ve tereddütsüz konuşuyorum: Kalplerimiz bizden önceki mücahitlerin kalpleri gibi olmalı. Onların sahip olduğu aynı azimle, tembellik olmadan, ihmal olmadan bu mücadeleye devam etmeliyiz. Bu savaş bizimdir; onu başlatan bizdik ve bu nedenle onu sonuna kadar taşımalıyız.
Saldırılarımızı yoğunlaştırmalı ve keskinleştirmeli, düşmanda yeni zayıflıklar tespit etmeli ve onları cesaret ve güçle vurmalıyız. Söyleyeceklerim bundan ibaret; bunun ötesinde hiçbir şey kalmadı.”
Bu sözleri duyan Fatih Sultan Mehmed’in yüzü aydınlandı ve kalbi memnuniyetle doldu. Komutan Tarkan’a baktı ve onun fikrini sordu. Tarkan sakin ve tereddütsüz bir şekilde cevap verdi: “Zağanos Paşa’nın ifade ettiği doğrudur, ey Sultan. Ben onun hükmünü tamamen destekliyorum.”
Sultan daha sonra güvendiği hocaları Şeyh Akşemseddin ve Molla Gurani’ye döndü ve onların tavsiyesini istedi; zira onlara olan güveni sarsılmazdı. Onlar da Zağanos Paşa’nın görüşünü destekleyerek şöyle dediler: “Savaşa devam edin! Bu çaba elzemdir. Ve eğer Allah Azze ve Celle dilerse, zafer ve fetih yaklaşıyor.”
Onların mutabakatı, toplanan herkeste bir tutku dalgası ateşledi.
Azim, damarlarında aktı. Sultan Mehmed son derece memnun oldu ve her iki alime de duaları ve teşvikleri için övgüler yağdırdı. Kalbinden inanç dolu bir söz fırlayıverdi: “Atalarımdan hangisi benimkine eşit bir güce ve azme sahip oldu?”
Alimlerin tam desteğiyle savaşın devamı teyit edildi. Sultan sevindi, çünkü kendini onların vizyonunun uygulayıcısı olarak görüyordu. Orada bulunan herkes ilerlemeyi destekledi. Meclis, Sultan’ın yönlendirmesiyle sona erdi. Gece çabucak geçti ve Allah’ın izniyle şafakta ordu şehre yıkıcı bir saldırı başlatacaktı. Her asker, ertesi sabahki taarruz için tamamen hazır olacaktı.
Sultan Mehmed, hazırlıkları bizzat denetledi. Miladi 27 Mayıs’a tekabül eden Cemaziyelahir’in on sekizinci gününde ordusuna vakarlı bir ciddiyetle hitap etti: “Allah Azze ve Celle’nin huzurunda mütevazı durun! Kalplerinizi şeytani vesveselerden ve dikkat dağıtan şeylerden arındırın! Namazlarınızı kılın, O’nun takdirine teslim olun, O’na samimiyetle dua edin ve O’na yaklaşın ki O da size zaferle lütufta bulunsun!”
Sultan’ın sözleri, ordugah boyunca dalgalandı, oradaki her Müslüman’ı harekete geçirdi. Emirlerini verdikten sonra ordunun mevzilerini dolaştı, hatları teftiş etti ve hazırlıkları gözden geçirdi. Şehrin savunucuları hakkında toplanan istihbaratı inceledi, topçu yerleşimlerini nihai hale getirdi, birliklerini bizzat gözlemledi, onları teşvik etti ve düşmanı yenme uğruna hiçbir şeyi esirgememeleri için onlara nasihat etti.
Daha sonra Galata halkına bir mesaj daha gönderdi: “Şimdiye kadar tarafsız kaldığınız gibi öyle kalmaya devam edin. Müslümanlarla olan anlaşmanıza sıkı sıkıya riayet edin. Bu çatışma nedeniyle uğradığınız her türlü zararı, Müslümanlar tam tazminat garantisi veriyor.”
Osmanlı ordusu, o akşam ordugah çevresinde devasa çalı çırpı yığınlarını ateşe verdi ve tekbir sedalarının gürleyen yankıları gök gürültüsü gibi havada yayıldı.
Bizanslılar ilk başta ordugahta yangın çıktığını sandılar ancak kısa sürede gerçeği anladılar; bu, Osmanlıların benimsediği bir gelenek olarak savaştan önce bile zafer kutlamasıydı. Bu manzara onların kalplerine derin bir korku saldı ve endişeleri her zamankinden daha ağır hale geldi.
Ertesi gün 28 Mayıs’ta, şafakta, Osmanlı ordusu nihai ve kesin taarruz için hazırlandı. Topları, Bizanslıların üzerine mermi yağdırdı. Sultan Mehmed, her hareketi at sırtında bizzat denetledi; birliklerin her birine rehberlik etti. Onun komutan sesi, kaderin çağrısı gibi savaş alanına yayıldı: “Ey Müslümanlar! Bu savaş, Allah Azze ve Celle’nin rızası içindir! O size zafer versin! Onun yolunda canlarınızı verin! Cihat nurunu dünyanın her köşesine taşıyın!”
















































