Şehit Kahraman Mutiullah el-Beluçi’nin (Allah ondan kabul etsin) Hayatı ve Başarılarına Kısa Bir Bakış

O, güçlü ve vefalı bir gençti; Nebevi ahlaka ve Yusuf misali güzelliğe sahipti. Şehit Mutiullah el-Beluçi (Allah ondan kabul etsin), Meydan Verdek vilayetinin “Nerh” bölgesine bağlı “Ol Helu” köyünün sakinlerinden Zeyger Gül’ün oğluydu. 1998 yılında, dindar, takvalı, cihadı seven ve bu fani dünyada şehadetle iftihar eden bir ailede dünyaya geldi.

Eğitim Aşaması
Henüz küçük bir çocukken köyünün cami imamının yanında dini ilimleri ve temel akideyi öğrenmeye başladı. Kur’an-ı Kerim’in kelimelerinin güzellikleri ve şer’i ilimlerin nurları kalbinin derinliklerine işledi. Daha sonra “Sabir Biryal” ortaokuluna kaydoldu; orada ilim ve cihat yan yana yürüyordu. O dönemde köyünün durumu hakkında derin bir bilinç kazandı ve bölgesinin halini ilimle müşahede etti; zira işgalcilerin ve iç işbirlikçilerinin Müslümanlara karşı işlediği zulümlere ve saldırılara bizzat şahit oluyordu.

Cihadın ve Mücadelenin Başlangıcı
İşgalcilerin ve iç işbirlikçilerinin ülkenin dört bir yanındaki zulümleri her sınırı aşmış, hatta Şehit Beluçi’nin (Allah ondan kabul etsin) ailesine dahi ulaşmıştı. İç milisler tarafından sürekli tehdit ediliyor ve köylerini terk etmeleri yönünde tehditler alıyorlardı. Keza kardeşi, Kur’an-ı Kerim hafızı, dine ve akideye bağlı, Kabil’de şehadet operasyonlarının komutanı Hafız Mevlevi Humayun (Hilal) karanlık hapishane hücrelerine atılmış ve Bagram hapishanesinde de işkence görmüştü. Bu sebeple aile büyük sıkıntılarla karşılaştı; zira cumhuriyet makamlarının, mücahitlerin, dindarların ve gayretli kimselerin ailelerine yönelik vahşi muamelesi son derece kötüydü.

Şehidin kardeşleri, ailelerine ve kardeşlerine karşı engellemelerin ve sıkıntıların gün geçtikçe arttığını zikrediyor. O dönemde Şehit Beluç (Allah ondan kabul etsin) 2012 yılında “Logar” vilayetindeki “Cihad Kapısı”nda iman ve gayret sancağını yükselterek yola koyuldu. Hayatının geri kalanını cihadın sıcak meydanlarında geçirdi; Allah’ın kelimesini yüceltmek ve vatanı kurtarmak uğrunda yorulmadan mücadele etti.

“Nerh” idaresinin “Dend” bölgesinin en önde gelen ve en cesur mücahitlerindendi. İhlaslı bir mücahit, dini ve vatanı seven, şehadete müştak, Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) aşık, sahabelerin (Allah onlardan razı olsun) yolunda yürüyen, takvalı ve abid bir kimseydi. Pek çok muharebeye katılmış; savaş becerilerinin yanı sıra tünel ve patlayıcı taktiklerinde de mahir bir uzmandı ve saha komutanı ile koruma ve güvenlik sorumlusu olarak hizmet etmişti. Bölgesinde iç ve dış düşmanlara karşı şiddetli bir mücadele yürütmüş, sahasında vuku bulan her saldırıda veya pusuda hazır bulunmuştu.
Sahabe Halid bin Velid’in (radiyallahu anhu) hayatını tefekkür edip Şehit Beluç’un başarıları ve fedakarlıklarıyla karşılaştırdığımızda, onun aynı yolu izlediğini ve dosdoğru yol üzere istikamet bulduğunu görürüz.
Şehit, bütün müminler, özellikle de mücahit gençler nezdinde son derece azizdi; herkes ona büyük bir sevgi ve hürmet beslerdi.
Cihadına Logar vilayetinin “Babus” bölgesinde başladı, sonra kılıcının sancağı “Geliz”, “Meydan şehir merkezi” ve Meydan Verdek vilayetinin diğer bölgeleri ile Nerh idaresine yayıldı. Dinin ve İslami şiarların düşmanı olan nice vahşi düşmanı yere serdi ve onlara amellerinin vebalini tattırdı. Onun varlığında hiçbir casus veya hain huzur bulamadı; adı münafıkların kalplerine dehşet salardı ki bu, onun imanının ve takvasının açık deliliydi.
Keza kendi dönemindeki Haricilere ve DAEŞ örgütüne karşı da yiğitçe ve cesurca cihat etti. Nangarhar vilayetinde birçok operasyona katıldı. Yol arkadaşlarından biri bir muharebeyi şöyle aktarmaktadıe:
“Bir muharebe sırasında DAEŞ örgütünden bir Harici teslim olmaya çalıştı; ancak bize yaklaştığında arkadaşlara saldırmaya veya ateş açmaya yeltendi, biz de ona fırsat vermedik ve derhal ateş açtık. Arkadaşlar şöyle diyorlardı: Mücahitlerle savaşmak kolay bir iş değildir.”
O dönemde Haricilerden birçok bölge fethedilmişti ve merkezimize dönerken bazı arkadaşlar şöyle dediler: “Gelin şu DAEŞ’linin cesedini görelim.” Cesedinden iğrenç ve tiksindirici bir koku yayılıyordu; oysa şehitlerimiz kavurucu güneş altında günlerce muharebe meydanlarında bırakıldıkları halde cesetleri değişmiyor ve onlardan hiçbir koku yayılmıyordu; bu da bizim sebatımızı ve imanımızı daha da güçlendiriyordu.

Yol Arkadaşlarının Hatıraları

Muhammed Alem Mübeşşir şöyle der:
“Mutiullah el-Beluçi son derece cesurdu ve her halükarda yol arkadaşlarına yiğitlik dersleri verirdi. İster baskın, ister muharebe, ister pusu, ister saldırı olsun, onun konuşması sabır, sebat ve itaatten hiç kesilmezdi. Dudakları her zaman Allah’ın zikriyle kıpırdardı. Beluçi, gayret ve üstün cesaret sahibi bir adamdı ve bizim nazarımızda komutan ve emir mesabesindeydi. Tek arzusu şehadete nail olmaktı ve bu dünyaya ve içindekilere tam bir zühd ile zahiddi. Bütün bölge için ahlak numunesiydi; bu sebeple hatırası kalplerimize sonsuza dek kazınmış olarak kalacaktır.”

Nasibullah el-Beluçi şöyle der:
“Kahraman Beluçi muharebede yaralandığında, sahadaki yol arkadaşlarının yanında bulunanlardan başka hiç kimse yarasını bilmedi. Annesine dahi yaralandığını bildirmedi. Ben ve küçük kardeşim Beluçi’nin yaralandığını biliyorduk ve uzun bir süre tedavi için ‘Nerh’ bölgesinden ‘Cek’ bölgesine nakledilmişti. Bir süre sonra eski haliyle cihadına devam etmek üzere geri döndü.”

“Başına bir sargı (mendil) sarıyordu. Beluçi’nin başına RPG veya AGS roketatarından şarapnel isabet etmişti. Uzun bir süre sonra, bir gün evde otururken o sargı başından kaydı. Annesi bunu gördüğünde, yara aldığı yerde saçının çok kısa kesilmiş olduğunu fark etti. Ona şöyle dedi:
“Oğlum, saçını neden böyle kestin?”
Sonra bize baktı ve şöyle dedi: “Ne oluyor? Bana, ona ne olduğunu söylemediniz! Beluçi, yaralı yol arkadaşlarınla gideceğini söylemiştin, ama meğer sen de yaralıymışsın!”
Beluçi ona şöyle cevap verdi: “Ben yaralı değildim, yaralı olan arkadaşlardı, ben onlarla birlikte gittim.”

Şehidin Kardeşinin Aktarımıyla Şehadet Vakası
“2018 yılı Mayıs ayının onuncu gecesi, bundan sekiz yıl önce, son derece çetin ve dehşet dolu bir geceydi. Bölge, işgalcilerin uçakları, insansız hava araçları (dronlar) ve helikopterlerinden gelen yoğun bombardıman altında bütün bir gece geçirdi. Gökyüzünün sessizliğinin bombaların gürültüsüyle bozulduğu, ölümün her yeri kapladığı ve kalplerin sevdiklerinin akıbeti için korkuyla çarptığı bir geceydi.”

Ve şöyle der: “Meydan Verdek vilayetinin ‘Bendcik’ idaresine bağlı ‘Sivakey’ pazarındaydım; bupazar, mücahitlerin devrim günlerinde ihtiyaçlarını temin etmek için güvendikleri bir pazardı. Günümü yorgunluk ve uzun bir yolculuk içinde geçirdim; akşam eve vardığımda evin avlusuna ve odalarına garip bir sessizliğin çöktüğünü gördüm. Evde sadece ağabeyim ve küçük yeğenim vardı.”

“Yemek yerken annem bana döndü ve sordu:
“Beluçi nerede? Nereye gitti?”
Ona şöyle cevap verdim: “Nöbette; bu akşam nöbeti başlaması gerekiyordu, ama henüz bizimle irtibat kurmadı.”
“Annem cebinden üzerinde tevhit kelimesi yazılı beyaz bir sancak çıkardı: ‘La ilahe illallah Muhammedün Resulullah’ yazıyordu ve bana göstererek şöyle dedi:
‘Beluçi bugün çıkarken bana dedi ki: Anne, bu kelimeyi sakla; şayet şehit olursam, onu başıma sar. Anne, bu bizim son buluşmamız!'”

“O anda ona gülümseyerek şöyle dedim:
‘Allah’tan onu bu kadar çabuk şehit etmemesini dilerim!’
Ancak annem sessiz kaldı. Beluçi’nin o sözleri kalbinin derinliklerine meçhul bir korku ekmişti ve o anda oğlunun sözlerinin gelip geçici ifadeler değil, şehadet buluşmasının habercisi olduğunu bilmiyordu.”
Ancak kader başka bir şey saklıyordu. O sözler, anne ile yiğit oğlu Mutiullah el-Beluçi arasındaki son buluşmaydı.
Aktaran şöyle diyoe: “Yemeğimizi yedik, sonra ağabeyim seslenerek şöyle dedi:
‘Ahmedi! Cemaat şimdi çıkıyor, acele et!’
(Not: Küçük kardeşimiz Nasibullah ‘Ahmedi’ olarak bilinirdi; Mutiullah’ın şehadetinden sonra ‘Beluçi’ olarak anılmaya başlandı.)

Ağabeyimle birlikte mescide doğru yöneldik. Yolda bana şöyle dedi:
‘Bu gece casus uçak yok, hiçbir yere gitme!’
Ona şöyle cevap verdim:
‘Bu şartlar altında hiçbir şeye güvenilmez; namazdan sonra işlerimizi düzene koyacağız.’

Mescide vardık; cemaat çoktan başlamış ve insanlar namazdaydı. Selamı tamamlar tamamlamaz AC – 130 uçaklarının, dronların ve helikopterlerin sesleri duyuldu. Şiddetli saldırılar aniden başladı, bombalar patlayarak gecenin sessizliğini parçaladı ve her taraf dehşet ve korkuyla doldu.

Ağabeyim acı ve endişeyle dolu bir sesle seslendi:
‘Ah! Görünüşe göre şehit oldular!’
Beluçi ve arkadaşlarının nöbet hatlarında olduğunu ve düşmanın onlara saldırmış olabileceğini biliyorlardı.

Saat akşam sekize yaklaşıyordu. Ayın on dördüncü gecesinin ay ışığı gecenin karanlığını aydınlatıyor ve bize net görmeyi mümkün kılıyordu. Mescitten çıktım ve telsizi çıkardım, arkadaşların seslerini duydum. Uçaklar, dronlar ve helikopterler çok yakında uçuyor, bombardıman ve ateş sesleri anbean yükseliyordu. Mücahitler Allah’ın isimlerini zikrediyor ve birbirlerine seslenerek nöbet hatlarındaki yol arkadaşlarının kuşatma altına düştüğünü bildiriyorlardı.

Eve döndüm; annem yüzümdeki tedirginliği görünce bana sordu:
‘Ne oldu?’
Ona şöyle cevap verdim: ‘Anne! Bilmiyorum, görünüşe göre meydanda bir muharebe veya bir saldırı oldu.’
Endişeyle sordu: ‘Beluçi bir saldırıya mı maruz kaldı?’
Hemen cevap verdim: ‘Hayır anne! Saldırı meydanda; orada uçaklar, helikopterler ve AC – 130 ile şiddetli bombardıman var.’

Telsizi kapattım; annemin oğlunun akıbeti hususunda daha fazla endişelenmesini istemiyordum. Namazımın kalanını kıldım, sonra annem odaya girdi ve yanıma oturdu. Selamı verir vermez bana tekrar sordu:
‘Beluçi’yi ara, mutlaka onlara bir saldırı olmuştur!’
Telsizi aldım ve yüksek sesle seslendim:
‘Beluçi! Beni duyuyor musun? Beluçi!’
Diğer taraftan cevap geldi:
‘Seni duyuyorum Ahmedi! Vaktim yok, elhamdülillah bütün arkadaşlar iyi, sadece bizim için duaya devam edin!’
Bu birkaç kelime annemin endişesini daha da artırdı ve şöyle dedi:
‘Bak, saldırı mutlaka onlara olmuş!’
Ona şöyle dedim: ‘Hayır anne, onlara değil.’
Avluya çıktım; arkadaşlar Beluç’u ve yanındakileri soruyorlardı. Nöbet hattındaki arladaşlardan biriyle irtibat kurmaya çalıştık; o işlerin yolunda olduğunu söylüyordu, ancak patlama sesleri kesilmiyordu. Uçaklar, helikopterler ve AC – 130, saldırılarını sürdürüyordu ve kendimi teskin etme çabalarıma rağmen korku kalbimin derinliklerine sızıyordu.
Odaya girdim ve tüfeğimi aldım; ön hatlardaki arkadaşlara mühimmat ulaştırmak ve onlara yardım etmek için çıkmayı düşünüyordum. Ancak annem elimi kuvvetle tuttu ve şöyle dedi:
‘Vallahi, şayet gidersen…!’
Annemin eli, beni gitmekten men etme çabasından ibaret değildi; bilakis ciğerparesinin bir başka parçasının ölümün ağzına gitmesinden korkan yaralı bir anne kalbinin feryadıydı.”

Bombardıman halen sürüyordu; insansız hava araçlarının ve AC – 130 uçaklarının sesleri kimi zaman yaklaşıyor kimi zaman uzaklaşıyordu. Uçaklar ağır bombalardan yağmur yağdırırcasına mücahitlerin üzerine birbiri ardına bırakıyor, gecenin sükunetini yeniden dehşet verici patlama gürültülerine dönüştürüyordu.
Yeniden telsize yöneldim ve aniden mücahitlerden birinin sesi yükselerek haykırdı:
‘Kardeşlerimiz şehit oldu! Ey mücahitler, mevzilerinizden ayrılmayın!’
Bu ses kalbime yıldırım gibi düştü. Birkaç saniye düşünme kabiliyetimi yitirdim ve ne yapacağımı bilemedim. Bir yandan kardeşimin akıbetine dair endişe ateşi göğsümde yanıyor, diğer yandan annem yanımda oturmuş her an Beluçi’nin halini soruyordu.
Annem başını pencereden çıkardı ve şöyle dedi:
‘Onlara seslen, Beluçi’nin ve arkadaşlarının halini sor!’

Ona şöyle cevap verdim: ‘Anne! Onlar orada meydanda ve bombardıman durmuyor. Henüz kesin bir bilgi yok. Bir yeri bombaladılar, şimdi ‘Dadl Dere’de bir saldırı var. Evden çıkma, içeride kal, endişelenme.’
Ancak bütün bu sözler annemin korkusunu yatıştırma çabasından ibaretti. Gerçeğe gelince, o kalbimde alev gibi tutuşuyordu. Ona kalbinin bir parçasının, Beluçi’nin, ölümle yüz yüze geldiğini nasıl söyleyebilirdim? Oğlunun şehadet haberini ondan nasıl gizleyebilirdim; oysa kalbim o haberi duyma korkusuyla parça parça oluyordu?

Telsizi bırakamıyordum ve duyduklarımı görmezden gelemiyordum. Kulaklarım her an Beluçi’nin sesini gözlüyordu; tüm ümidim onun yeniden ‘Ahmedi! Bütün kardeşler iyi’ dediğini duymaktı.

Ancak o gece ümit ile korku arasında geçti; bir an ümidin kalbimi aydınlattığı, bir an bombaların gürültüsünün o aydınlığa kara korku gölgelerini düşürdüğü anlar.

Gece son derece çetindi. Ne yapacağımı bilmiyordum. Bir yandan kardeşimin bulunduğu yere saldırı olmuştu, diğer yandan annem elimi tutuyor ve beni çıkmaktan alıkoyuyordu. Kardeşime yardım etme gücüne sahip değildim, anneme gerçeği söyleme cesaretine de. Acı kalbimi sıkıştırıyor, onu söze dökemiyordum ve gözlerimin tedirginliğini annemden gizleyemiyordum.
Bu hal içinde gece, işgalcilerin vahşi bombardımanının gölgesi altında geçti.

Nihayet sabah oldu.
Sabahın sessizliği dehşet verici patlama gürültülerinin yerini aldı; ancak bu sükunet sessizliği değil, büyük bir facianın vukuunun habercisiydi. Sabah namazını kıldık ve ağabeyimle birlikte nöbet mevziine, gece bombardıman ve saldırı haberlerinin ulaştığı yere, kalplerimizin bütün ümitlerinin askıda olduğu yere doğru yola koyulduk.
Arkadaşlar, oradaki mücahitlerin şehit olduğunu söylüyorlardı.
Şehitlere doğru yöneldik. Her adımda kalp atışlarımız hızlanıyordu. Sorular zihnimde birbirini kovalıyordu: Beluçi onların arasında mı olacak? Güvende miydi? Dün söylediği sözler bu hayattaki son sözleri miydi?
Vardığımızda mücahitler, gençler ve köyün ileri gelen yaşlıları bizden önce oraya ulaşmış ve şehitleri mescidin revakına koymuşlardı.
Onlara yaklaştık.
Ve o oradaydı, şehitlerin arasında. O uzun boylu, cihadı seven, kara gözlü genç; dün annesine üzerinde tevhit kelimesi yazılı beyaz sancağı teslim eden ve son gecesinde şehadetinden söz eden genç.
Evet, Mutiullah el-Beluçi şehit olmuştu.
Annesinin oğlunun dönüşünü bekleyerek geçirdiği o gece, hayatının en ağır gecesi olmuştu. Akşam çıkarken annesine beyaz tevhit sancağını teslim eden o oğul, şimdi mescidin revakında şehadetin tertemiz kanına bulanmış halde uzanıyordu.
O gecenin sözleri zihnimde yankılanmaya başladı:
‘Anne, bu kelimeyi sakla; şayet şehit olursam, onu başıma sar.’
Ve annemin oğlunun sözlerinin ardından gelen sessizliğini hatırladım. Belki anne kalbi ayrılığın gelişini hissetmişti, ancak anne kalbi asla oğlunun sözlerinin gerçeğe dönüşmesini istemez.
Ancak hayatta, insanın Allah’ın kaderi karşısında aciz kaldığı anlar gelir.
Mutiullah el-Beluçi, o fırtına ve bombardıman gecesinden sonra artık annesinin çağrısına cevap veremeyecekti. Annesinin bütün gece beklediği o dualar sonsuza dek sustu; ancak son sözleri, annesinin elindeki beyaz sancak ve mescidin revakındaki şehadet manzarası kalplerimizde unutulmaz bir hatıra olarak kalacaktır.
Hasbünallah ve ni’mel vekil.

Exit mobile version