Ecmel Gaznevi
Ortadoğu’daki son gelişmeler, bölgenin siyasi dengesini, her ülkenin taahhütlerini, ittifaklarını ve milli çıkarlarını dikkatlice tartmasının zorunlu olduğu bir aşamaya getirmiştir. Bu ortamda Pakistan, birbiriyle çelişen çeşitli baskılar arasında sıkışmış bir ülke olarak ortaya çıkmış durumdadır. Bir yandan Suudi Arabistan ile stratejik ilişkiler ve güvenlik taahhütlerinin yükünü taşırken diğer yandan İran’ın bölgesel nüfuzu ve coğrafi gerçekleriyle yüzleşmektedir.
Aynı zamanda, Amerika Birleşik Devletleri ile olan uzun süredir devam eden siyasi ve ekonomik ilişkilerini de görmezden gelemez. Bu üçlü baskı, İslamabad’ı zor bir seçimle karşı karşıya bırakmış durumda.
Böyle bir durumda, Pakistan politikasının ana hedefi, kendisini Ortadoğu’daki olası bir savaştan uzak tutmak gibi görünmektedir. Ülke açıkça bir tarafı desteklerse diğer güçlü bölgesel eksenin tepkisi kaçınılmaz olacak. Bu nedenle, bazı siyasi değerlendirmeler, İslamabad üzerindeki baskıyı azaltmak, bölgesel gerilimlerin yoğunluğunu hafifletmek ve zaman kazanmak için bir krizi kaydırma veya transfer etme stratejisi benimseyebileceğini öne sürmektedir.
Bu çerçevede, Afganistan her zaman Pakistan’ın stratejik hesaplarının bir parçasını oluşturan bir coğrafya olmuştur. Sınır gerilimlerindeki artış veya güvenlik baskılarının tırmanması, İslamabad için uluslararası ve bölgesel baskıların dikkatini başka bir cepheden uzaklaştıran ve Pakistan’a geçici bir nefes alma alanı sağlayan bir oyalama taktiği biçimini alabilir. Ancak böyle bir yaklaşım kısa vadeli siyasi bir hesap gibi görünse de stratejik olarak ciddi risklerden uzak değildir.
Afganistan artık bölgesel güçlerin siyasi sorunlarını gizlemek için savaş alanına dönüştürebilecekleri boş bir coğrafya değil. Onlarca yılın deneyimleri göstermiştir ki bu toprakların güvenliği ne zaman dış rekabete kurban edildiyse sonuçlar asla Afganistan sınırları içinde kalmamıştır. Savaşın alevleri hızla tüm bölgenin güvenlik dengesini etkilemiştir.
Öte yandan, Pakistan’ın kendisi de derin iç krizlerle karşı karşıya. Ekonomik zayıflık, siyasi istikrarsızlık ve güvenlik tehditlerinin genişlemesi, ülkenin stratejik kapasitesini sınırlayan faktörler olarak öne çıkıyor. Bu koşullar altında, yeni bir cephe açmak, sorunlarını çözemez ve hatta İslamabad’ın omuzlarına daha ağır yükler ekleyebilir.
Geniş bir jeopolitik perspektiften bakıldığında mevcut bölgesel kriz, uluslararası ve bölgesel ittifakların bir değişim halinde olduğunu gösteriyor. Böyle değişen bir ortamda ülkeler, kararlarını kısa vadeli taktiklere değil uzun vadeli stratejik çıkarlara dayandırarak başarılı olabilirler. Bir krizi transfer etme politikası geçici kazanımlar sağlayabilir ancak genellikle hızla yeni bir krizin kaynağı haline gelir.
Pakistan, bölgenin dinamiklerinde istikrarlı bir rol oynamak istiyorsa en akılcı yaklaşım, çatışmanın genişlemesine kriz yönetimine öncelik vermektir. Tarih gösteriyor ki siyasi hesap uğruna yakılan ateş, genellikle onu başlatanların kontrolünden hızla çıkıyor.
















































