Bu makale, ne yazık ki önde gelen birkaç İslam ülkesinin (başta Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri -ve diğer bazıları) ekonomik nedenlerle Amerika Birleşik Devletleri ile bir dizi etkileşime girdiği bir zamanda yazılmıştır. Bu ülkeler, askeri güçlerini modernize etmek ve güçlendirmek için milyarlarca dolar değerinde gelişmiş silahlar edinmeye çalışmaktadır. Bu sırada Gazze halkı ise çaresizlik ve umutsuzluk içinde acı çekmeye devam etmekte ve İsrail’in acımasız, vahşi saldırılarına katlanmaktadır. Bu saldırılar ise Amerika Birleşik Devletleri tarafından üretilen en yeni silah ve ekipmanlarla gerçekleştirilmektedir.
Günümüzde kafir ülkelerle etkileşim kurmak, herhangi bir İslam ülkesi için zorunlu bir durumdur. Ancak bu zorunluluk asla İslam sisteminin dini kimliğini, onurunu veya bağımsızlığını tehlikeye atma pahasına olmamalıdır. Bu tür bir etkileşim, Müslüman halkın fikir birliğini ve refahını tam olarak dikkate alırken dikkatli bir çıkar dengesi de sağlamalıdır.
İslami bir sistem ile kafir uluslar arasındaki diplomatik veya stratejik etkileşim konusunu ele alırken, İslami dış politika ve tarihinin temel ilkelerini yeniden gözden geçirmek zorunludur. Bu konulara körü körüne yaklaşmak veya bu hususun esaslarını incelemeden uluslararası veya Batı sözleşmelerine uymak utanç ve zillete yol açabilir. Bu bağlamda bu tür etkileşimlere üç temel ilke rehberlik etmelidir:
1. İslami Değerlerin ve Şerefin Korunması:
İslam’ın kutsallığını ve temel değerlerini korumak son derece önemlidir. İslam’ın başlangıcından bu yana, sayısız kişi bu kutsal ilkelerin korunması için hayatını feda etmiştir. Kuran, Sünnet ve İslam hukuku bu konuda açık bir rehberlik sağlar. Bu nedenle her etkileşim, İslami ilkelerin korunmasına dayanmalı ve İslam Ümmeti’nin onurunun, saygınlığının ve kimliğinin bozulmadan kalmasını sağlamalıdır.
2. Güvenlik ve İstikrara Bağlılık:
Diplomatik angajmanlar ve anlaşmalar yalnızca acil stratejik amaçlara hizmet etmekle kalmaz, aynı zamanda barış ve istikrarı teşvik etmeyi de amaçlar. Bazı durumlarda güvenlik ve düzenin sağlanması, geçerli çıkarlara dayalı hesaplanmış, geçici düzenlemeleri gerektirebilir. Ancak Şer’i sistemden taviz, İslam toplumunun boyunduruk altına alınması, işgali veya bağımlılığıyla sonuçlanacak herhangi bir düzenleme daima reddedilmelidir. Afganistan’ın Amerikan işgali bu konuda öğretici bir örnektir; işgalle birlikte kukla bir hükümetle yapılan ve ülkeye sözde barış ve istikrar getirme vaat eden her anlaşma feci şekilde başarısız olmuştur. Bu anlaşmalar düzeni sağlamak yerine, İslam Emirliği Mücahidlerinin direnişi karşısında çökmüş ve nihayetinde işgalci güçleri ülkeden kaçmaya zorlamıştır.
3. Meşru Çıkarların Korunması:
Elbette tüm etkileşimler ve anlaşmalar karşılıklı çıkarları güvence altına almayı amaçlar. Ancak İslami bir sistem Müslüman olmayan toplumlarla etkileşime girdiğinde, bu etkileşimler İslami ekonomik ve politik ilkeler tarafından tanımlanan meşruiyet sınırları içinde kalmalıdır. İslami sisteme gayri meşru veya adaletsiz talepler dayatılmamalı, egemenliğini zayıflatacak, geleceğini tehlikeye atacak veya gelecek nesillere fitne ve zillet yükleyecek koşullar kabul edilmemelidir.
Bu ilkeleri akılda tutarak, uluslararası ilişkiler bağlamında İslam’ın daha geniş tarihsel ve ideolojik temellerini dikkate almak esastır.
İslam sadece bir din değil, kapsamlı ve evrensel bir hukuk sistemidir. Bu yüce sistem, tüm insanların keyfi beşeri yasaları yerine İlahi yasalar altında yaşadığı bir dünya öngörür. Bu İlahi çerçevede üstünlük soy, etnik köken veya coğrafyaya değil, takvaya ve İslam’ın ebedi ilkelerine bağlılığa dayanır. Liderler ve yetkililer, tiranlık veya gurur yoluyla değil, alçakgönüllülük, hesap verebilirlik ve Yüce Allâh korkusuyla yönetmeye çağrılır.
İşte bu nedenle Allâh’ın Elçisi Peygamberimiz Muhammed (sav), bu konuya özel bir ilgi göstermiştir. Onun (sav) sarsılmaz inancı, kararlılığı ve Allâh’a güveni İslam’ın dış politika yaklaşımının temel taşını oluşturmuştur. Onun (sav) peygamberliği döneminde, dini değerler siyasi davranış sınırları içinde korunmuştur ve gelecek nesiller için ilkeli bir çerçeve oluşturulmuştur.
İslam, yasaları ve direktifleri birbirine bağlı, İlahi ilkelere dayalı olan, özünde toplumsal bir dindir. Sadece inanan ile Allâh arasındaki ilişkiyi değil, aynı zamanda inananların diğer insanlarla etkileşimlerini de yönetir. Bu nedenle İslam, yalnızca ahlaki veya manevi bir rehber olarak hizmet etmez; bütünsel bir yasal ve siyasi sistemdir. İslam’ın derin toplumsal doğası, pratikliğini ve insan doğasıyla uyumunu vurgular ve bu da onun hem yönetim hem de uluslararası ilişkiler için uygulanabilir ve adil bir çerçeve sağlama kapasitesini gösterir.
















































