Ahlak, İslami dünya görüşünde son derece yüksek bir statüye sahiptir. O kadar merkezidir ki Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) görevinin ana misyonunu, güzel ahlakı tamamlamak olarak tanımlamıştır. Bu nurlu miras, onun vefatıyla sona ermedi. Ondan sonra Hulefa-i Raşidin, bu geleneği o kadar derinlik, özen ve ahlaki hassasiyetle sürdürdü ki İslam tarihinin seyrini aydınlattı.
Ancak, İslam Hilafeti’ni yeniden canlandırdığını iddia eden kendi kendini ilan etmiş bir grup olan DAEŞ, ne bu ahlaki geleneği miras aldı ne de ona herhangi bir saygı gösterdi. Tam aksine, açıkça insanlık dışı eylemleriyle, İslam ahlakının bizzat kendisine derin ve kalıcı yaralar açtı.
Bu tekfirci grup, cariyelik kurumunu teşvik ederek ve insan onurunu çiğneyere kendisini Kuran’ın “Andolsun, biz Ademoğullarını şerefli kıldık” ilanıyla doğrudan karşı karşıya getirdi. Retoriğini İslam ahlakının diliyle örtbas ederken DAEŞ, masum kadınları ve çocukları savaş aracına indirgedi. Nebevi örnekte, esir alınan düşmanlara bile insanlıklarının ve temel haklarının tam tanınmasıyla muamele edildiği hatırlandığında çelişki, daha da göze çarpıcı hale geliyor.
DAEŞ’in ahlak mekanizması, sistematik tekfir üzerine inşa edilmişti. Erken İslam tarihi, münafık olarak yaygınca bilinenlerin bile sabır ve tahammülle karşılandığını gösterir. Buna karşılık DAEŞ, tüm bu ahlaki sınırları bir kenara attı. Toplu infazlar ve önceden belirlenmiş cezalarla İslam’ın zahmetle tesis ettiği her ahlaki standardı ihlal etti.
Ceza sistemleri, incecik bir İslami terminolojiyle boyanmış, Orta Çağ vahşetinin kasvetli bir gösterisine benziyordu. Ancak İslam fıkhı, cezaların infazına katı şartlar koyar ve merhamete, hafifletmeye ve şefkate açılan sayısız kapı açar. DAEŞ bu ilkeleri tamamen görmezden geldi ve şiddetin modern tarihine en karanlık bölümlerden bazılarını ekledi.
Özellikle çarpıcı olan şudur ki klasik fıkıh kaynakları, ikinci Halife’nin kıtlık yıllarında hırsızlık cezasını askıya aldığını kaydederken DAEŞ, açlık çeken çocuklara karşı bile merhamet göstermedi.
Grubun propagandası, aldatmacaya bulanmıştı. Uydurma hadisler ve dini kavramların çarpıtılması yoluyla DAEŞ, hem ahlaken bozuk olan hem de derinden insanlık dışı olan eylemleri meşrulaştırmaya çalıştı.
Bu, İslami öğretilerle tam bir tezat oluşturuyor; zira İslam’da yalan, en büyük günahlardan sayılır ve Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), dürüstlüğü sürekli iman ve karakterin temeli olarak vurgulamıştır.
Başka bir çelişki, grubun liderliğinin davranışlarında yatıyordu. Halkı zühd ve takvaya davet ederken bu liderlerin kendileri rahat, lüks ve sefa içinde bir hayat sürüyordu. Belgeler ve güvenilir raporlar, DAEŞ liderlerinin ani ve önemli servetler biriktirdiğini, halkı ise yoksulluğa, mahrumiyete ve acıya sürüklediğini gösteriyordu.
Sonuç olarak DAEŞ, bir İslami hareket olarak görülemez. O, daha ziyade, sömürgeci ve dış güçlerin desteği ve manipülasyonuyla ortaya çıkan anti-İslami bir olguydu. Eylemleri, İslam ahlakıyla o kadar temelden çelişiyordu ki pek çok Selefi alim bile onu kamuoyunda kınadı.
Bugün, her yerdeki Müslümanlar ortak bir sorumluluk taşıyor: İslam’ın gerçek mesajını dünyaya sunmak, bu dinin otantik ve merhametli yüzünü dünyaya göstermek ve de şiddet ve iktidar peşinde koşarak dini istismar etmeye çalışan gelecekteki çarpıtmalara karşı korunmak.
















































