DAEŞ’li Haricilerin, IEA Hakkında Yaydığı Şüphelerin Şer’i Açıdan İncelenmesi

Bölüm 4

Dr. Hammam Sultani

Üçüncü Şüphe: Doha Anlaşması ve de Kafirlere Dostluk Besleme ve Onlara Yardım Etme İthamı

İslam Emirliği’nin Amerika Birleşik Devletleri ile, Kaide örgütünün ve diğer cihadi grupların Afgan topraklarından hareketle başka devletlere karşı askeri operasyonlar düzenlemesine izin verilmemesini öngören anlaşması, Müslümanlara karşı kafirlere yardım etmek, Müslümanlardan teberri edip kafirlere dostluk beslemek türünden midir? İslam Emirliği’nin Amerika Birleşik Devletleri ve diğer devletlerle DAEŞ örgütüne karşı savaşta işbirliği yaptığı ithamı sahih midir? Ve bu ithamlara dayanarak İslam Emirliği’ni tekfir etmek caiz midir?

DAEŞ Haricileri, bu ithamlara dayanarak İslam Emirliği’nin onu İslam’dan çıkaracak fiiller işlediğini iddia etmektedir. Bu şüpheyi anlamak için öncelikle Amerika Birleşik Devletleri ile müzakerelere ve onunla anlaşmaya varılmasına zemin hazırlayan tarihi arka planı hatırlamak gerekir.

Kaide örgütünün New York ve Washington saldırılarının ardından Afganistan büyük bir imtihana maruz kaldı; zira birinci İslam Emirliği hükümeti düşürüldü, liderleri şehit edildi veya tutuklandı, gençler ve kadınlar hapse ve işkenceye maruz kaldı, haramlar çiğnendi, yaşlılar ve çocuklar dahi öldürülmekten ve kan dökülmesinden kurtulamadı. Keza ülke işgal edildi, servetleri yağmalandı ve mülteciler yeryüzünün dört bir yanına dağıldı.
İşgalci kuvvetler, onlara tabi yönetimler ve bazı komşu devletler, bu mültecilerden büyük sayıda kimseyi kendi ülkelerindeki zalim yöneticilere teslim etti. Böylece Amerika Birleşik Devletleri’nin liderliğinde NATO üyesi birçok devlet, Afganistan’da İslam Emirliği’ne karşı yaklaşık yirmi yıl süren bir savaş yürüttü.

Bütün bu ıstıraplara rağmen İslam Emirliği, mücahitlerden teberri ettiğini ilan etmedi, hiçbir Arap veya Arap olmayan mücahidi kafirlere teslim etmedi ve herhangi bir pazarlık veya anlaşma uyarınca onları teslim etmeye yeltenmedi; oysa Amerika Birleşik Devletleri ile bağlantılı birçok İslam devleti bu tür fiilleri işlemiştir.

Yıkım ve sürekli güvensizlik bırakan uzun bir savaşın ardından Afgan halkı güvenliğe, istikrara, yeniden imara ve hayatın normale dönmesine ihtiyaç duyuyordu. Bu şartlar altında, yabancı kuvvetlerin çekilmesi, mahpusların serbest bırakılması, savaşın sona erdirilmesi ve hükumet düzeninin yeniden sağlamlaştırılması amacıyla müzakere ve anlaşmaya varma yolu seçildi.

Bugün, yabancı kuvvetlerin çekilmesi ve iktidarın değişmesinin ardından bu vakıalar, müzakerelerin tarihi arka planı olarak ele alınmalıdır; geleceğe ait hedefler olarak değil.
Bu tartışmadaki temel soru şudur: Kafirlerle müzakere etmek, onlarla sulh akdetmek veya ateşkes anlaşması yapmak bizatihi haram mıdır? Kur’an-ı Kerim’den ve Nebevi Sünnet’ten açıkça anlaşılmaktadır ki sulh aslen caizdir; ancak her anlaşma hakkındaki hüküm, onun şartlarına, koşullarına ve doğurduğu neticelere bağlıdır.
Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Eğer barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et; şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” [Enfal suresi, 61].
Nebevi sirette Hudeybiye sulhu bunun açık bir örneği sayılmaktadır; zira Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Kureyş ile bir anlaşma akdetmiş ve zahirde Müslümanlara ağır görünen bazı şartları kabul etmiştir. Bu şartlardan biri, Kureyş’ten Müslümanların yanına gelen Müslüman erkeklerin Kureyş’e geri verilmesiydi. (Bazı ilim ehli bu şartın Nebi’ye sallallahu aleyhi ve sellem mahsus olduğunu ve Hanefi alimlerinin çoğunluğuna göre hükmünün neshedildiğini zikretmiştir.) Ebu Basir (radiyallahu anhu) Medine’ye ulaştığında Kureyş onun iadesini talep etmiş, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de anlaşma hükümlerine riayet ederek onu Kureyş’in gönderdiği iki adamla birlikte geri göndermiştir. Bu olayın ayrıntıları Sahih-i Buhari’de, Şurut Kitabı’nda, 2731 ve 2732 numaralı hadislerde zikredilmiştir.
Bu olay, sulhun ve ahitlere vefanın önemini ortaya koymaktadır; ancak o anlaşmanın şartlarından herhangi birini mevcut şartlara uygulamak, müstakil bir fıkhi mesele olup özel bir inceleme gerektirmektedir.

Ahitlere vefanın vücubu hususunda Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin ve pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın.” [Nahl suresi, 91].
Keza mazlum bir Müslümanı barındırmak, bir şahsı başka bir devlete teslim etmek ve devlet topraklarından hareketle başka devletlere karşı askeri operasyonlar düzenlenmesine izin vermek, birbirinden ayrı meselelerdir. Bunlardan birinde belirli bir tutum takınmak, diğer meselelerde de aynı şer’i hükmün sabit olmasını gerektirmez.
Söz konusu anlaşmada üstlenilen taahhütler ve sorumluluklara gelince bunlar anlaşmanın asıl metnine başvurularak belirlenmelidir.
Buna göre, sırf müzakere etmek veya sulh akdetmek yahut ateşkes yapmak, küfre götürecek biçimde Müslümanlardan teberri veya kafirlere yardım sayılamaz. Buna karşılık, herhangi bir anlaşmanın her şartı da sırf maslahata dayanılarak sahih sayılamaz. İlmi yöntem, her şartın ayrı ayrı incelenmesini, ona dair muteber şer’i delillerin beyan edilmesini ve ardından şer’i asıllar ışığında değerlendirilmesini gerektirir.

Keza bu anlaşmanın cihada kalıcı bir yasak getirdiği yönündeki itiraz da mutlak olarak sahih değildir. Belirli bir anlaşma yoluyla böyle bir neticeye varmak, onun asıl maddelerinin, süresinin ve uygulama kapsamının incelenmesini gerektirir.
Sırf sulh veya ateşkes anlaşması akdetmek, bir şer’i hükmün kalıcı olarak neshedilmesi anlamına gelmez. Ancak anlaşmadan çıkış imkanının bulunması da taraflardan birinin dilediği zaman ahdini bozma hakkına sahip olduğu anlamına gelmez; bilakis bu hususta anlaşmanın şartlarının ve ilgili şer’i hükümlerin gözetilmesi gerekir.
Şartları doğru anlamak, neticeleri gözetmek ve de savaş ve sulh için uygun vakitleri bilmek, liderliğin omuzlarındaki önemli sorumluluklardandır. Bütün dünyayı düşman edinmek ve her zaman herkesle savaş halinde kalmak, Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) yöntemi değildir. Zira sürekli savaşlar ve çatışmalar, devletin dayanaklarının sağlamlaştırılmasını garanti etmediği gibi halkın güvenliğini ve selametini de güvence altına almaz. Şartları, imkanları ve neticeleri görmezden gelip her ihtilafı savaşa dönüştüren liderlik, hedeflerini gerçekleştirmek yerine halkını yıkıma maruz bırakabilir.

Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), şartların farklılığına göre kabileler ve kafirlerle çok sayıda anlaşma akdetmiştir; bazılarıyla sulh ve ateşkes yapmış, bazılarıyla ahitler ve misaklar akdetmiş, bazılarıyla da karşılıklı işbirliği anlaşmaları yapmıştır. Medine’ye ulaştıktan sonra da Yahudi topluluklarıyla akdettiği anlaşmalar yoluyla karşılıklı hakları ve vazifeleri belirlemiştir.
Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) bu hususlardaki yöntemi, ahitlere vefa ve her toplulukla kendi davranışı ve tutumu doğrultusunda muamele etme üzerine kuruluydu. Bu sebeple, ahdi bozan topluluklara karşı tedbirler, bizzat onların ahdi bozması sebebiyle alınmış ve bütün Yahudi toplulukları, bir topluluğun ahdi bozmasının sorumluluğuyla mesul tutulmamıştır.
İşte bu, yaratılmışların en hayırlısının (sallallahu aleyhi ve sellem) siyasetindeki hikmetin özüdür ve onun yöntemi her zaman en üstün olmuştur ve öyle kalacaktır. Kim bu yöntemi ta’n ve tenkit için bahane edinirse veya kibirlenerek onu kabul etmeyi reddederse yahut onu kafirlere yardım ve dinde taviz olarak nitelendirirse ancak kendi eliyle helakinin sebeplerini hazırlamış olur!
İslam Emirliği, mustazaf ve mazlum Müslümanları barındırmaktan imtina etmeyi taahhüt etmemiş ve hiçbir mercie karşı onları kendi ülkelerine teslim etme yükümlülüğü altına girmemiştir; bilakis Afgan topraklarının başka devletlere karşı askeri operasyonlar düzenlemek için kullanılmasına izin vermemeyi taahhüt etmiştir.
Peki bu yaklaşımda kafirlere dostluk nerededir? Müslümanlardan teberri ve onlardan ayrılma nerede görülmektedir? Müslümanlara karşı kafirlere yardımın hangi suretini ihtiva etmektedir? Bütün bu iddialar, sapkınların ve iftiracıların zihinlerinin ürününden başka bir şey değildir.

İslam Emirliği’nin DAEŞ örgütüne karşı savaşta Amerika Birleşik Devletleri veya başkalarıyla işbirliği yaptığı ithamına gelince, bu da asılsız bir ithamdır.
İster Afganistan’ın bağımsızlığından önce ister sonra olsun, İslam Emirliği ile böyle bir işbirliğinin varlığı ispatlanamaz. Emirlik yetkilileri, DAEŞ örgütüyle yüzleşmek için herhangi bir mercie müşterek operasyonlar icra etmeye veya herhangi birinden yardım almaya ihtiyaç duymadıklarını defalarca teyit etmiştir. İslam Emirliği, bu örgütü kendi öz çabalarıyla ortadan kaldırma gücüne sahip olduğu görüşündedir ve bu gücü pratikte de kanıtlamıştır.

Exit mobile version