Beluçlar ile Pakistan arasındaki mevcut çatışma geçici değildir, ithal edilmemiştir ve dış müdahalelerin ürünü de değildir. Aksine, kökleri Pakistan devletinin kuruluşunun ilk yıllarına uzanan uzun, tarihi ve derinlere kök salmış bir süreçtir.
Pakistan medyasının ve güvenlik kurumlarının bu çatışmayı Afganistan’ın adıyla ilişkilendirme girişimlerine rağmen tarihin sayfaları, siyasi gerçekler ve sahadaki kanıtlar bu iddiayı tamamen yalanlamaktadır.
Pakistan 1947’de kurulduğunda Beluçistan bölgesi “Kalat Hanlığı” adı altında yarı bağımsız siyasi bir varlıktı. Kalat Hanlığı bağımsızlığını ilan etmiş ve Pakistan’a katılmayı reddetmişti. Ancak Pakistan ordusu 1948’de Kalat’ı askeri güçle işgal etti ve Beluçistan’ı askeri hegemonya gölgesinde Pakistan’a kattı. Bu katılım halk iradesiyle, referandumla ya da Beluç halkının arzusunu yansıtarak gerçekleşmedi. Dolayısıyla şüphe, direniş ve çatışmanın tohumları o zaman atılmıştı.
1948’den bu yana Beluçistan, en az beş büyük ayaklanmaya tanık oldu:
1. 1948’de ilhaka karşı ilk direniş
2. 1958-1959 arasında Navab Nuruz Han ayaklanması
3. 1962-1963 arasında silahlı isyan
4. Zülfikar Ali Butto hükümeti döneminde 1973-1977 arasında geniş çaplı ayaklanma
5. 2000’den günümüze kadar: Devam eden silahlı ve sivil direniş
Pakistan askeri rejiminin her seferinde yanıtı, askeri operasyonlar, bombalamalar, abluka ve siyasi baskı şeklinde oldu. Bu tekrar, sorunun güvenlikle değil tamamen siyasi olduğunu kanıtlamaktadır. Beluçistan, Pakistan’ın doğal zenginliklerinin kalbidir: Sui’de doğalgaz, Reko Dik’te bakır ve altın, sahil konumu ve stratejik değere sahip araziler. Buna rağmen, bölge en yoksul ve en ötekileştirilmiş bölge olarak kalmıştır; kaynaklar İslamabad’dan yönetilmekte, gelirleri yurtdışına gitmekte ve Beluç halkı elektriksiz, susuz ve işsiz kalmaktadır. Bu ekonomik adaletsizlik, siyasi öfkenin bir başka derin köküdür.
2000 yılından bu yana, “zorla kaçırılmalar” olgusu, Beluç çatışmasının en karanlık yüzü haline gelmiştir. Binlerce genç, öğrenci, öğretim üyesi, gazeteci ve siyasi aktivist iz bırakmadan kayboldu. Kayıpların cesetlerine sıklıkla yol kenarlarında, dağlarda ve ıssız bölgelerde rastlandı; bu politika “öldür ve at” olarak bilinmektedir. Bu uygulamalar, silahlı ve sivil direnişi derinden tetiklemiştir.
Beluç direnişi Navab Ekber Bugti’den Hayır Bukş Mari’ye kadar tarihi, siyasi, kabilesel ve entelektüel liderlerinin isimleriyle doludur. Bir zamanlar Pakistan sisteminin parçası olan Ekber Bugti, ordunun en önemli kurbanlarından biriydi; 2006’da bir askeri operasyonda öldürüldü. Onun suikastı, çatışmada yeni bir aşama başlattı ve sistem içinde yer alan liderlerin bile tehlikeden muaf olmadığını göstermiş oldu.
Tüm bu hikayede Afganistan adının anılması, Pakistan’ın arkasına saklandığı bir mazeretten öteye geçemez. Ne tarih bunu destekler ne de gerçekler bunu doğrular. Beluç direnişi, Beluçistan toprağında filizlendi, orada büyüdü ve halen orada devam ediyor. Afganistan ne destek ne de müdahale anlamında bu çatışmanın tarafı değildir; Beluç liderlerinin faaliyetleri Afganistan topraklarından yürütülmemektedir.
Bugün Beluç direnişi, Pakistan’ın kendini yeniden gözden geçirmesi için bir uyarı çanı olmalıdır. Zorla kaçırılma politikası sona erene, gerçek bir güç paylaşımı sağlanana, doğal zenginlikler bölge halkına iade edilene ve tarihi hatalar kabul edilene kadar bu çatışma devam edecektir.
Suçu Afganistan’ın üzerine yüklemek, tarihin bir tek sayfasını değiştirmez ve Beluç halkının yaralarını sarmaz; bu sadece gerçeklerden bir kaçıştır… Ve tedaviye ihtiyacı olan, Pakistan’ın gerçeğidir.















































