İslam Topraklarında Doğal Kaynakların Yağmalanmasını Kolaylaştırmak:
IŞİD’in Irak, Suriye ve Kuzey Afrika’nın bazı bölgelerinde yüzeysel olarak İslam Halifeliği kurma ve sözde Müslüman Ümmetini koruma söylemine bürünmüş iddialarla ortaya atılması, Batılı güçlerin İslam dünyasında doğrudan ve dolaylı müdahalesini kolaylaştırdı.
Küresel anlatı bu müdahaleleri IŞİD’i ortadan kaldırmak için asil bir mücadelenin parçası olarak desteklerken, gerçekte sistematik bir sömürünün araçları haline geldiler. Terörle mücadele kisvesi altında Batılı hükümetler ve müttefikleri, Müslüman ülkelerin ulusal ve doğal zenginliklerini yağmalamak için planlı bir operasyon başlattılar. IŞİD böylece yalnızca bir terörist varlık olarak değil, aynı zamanda stratejik bir araç olarak hizmet etti ve emperyal güçlerin hayati kaynaklara erişmesini ve egemen Müslüman ulusları zayıflatmasını sağladı.
IŞİD’in yükselişinin ardından ABD, düzinelerce Batılı ülke ve bölgesel ortaklarıyla birlikte Suriye, Irak ve Libya’ya askeri güçler ve özel güvenlik şirketleri konuşlandırdı. Resmi gerekçeleri ise IŞİD’e karşı mücadele olsa da, gerçek amacın gruba askeri olarak karşı koymak değil; petrol sahaları, fosfat madenleri, gaz rezervleri ve diğer değerli kaynaklar üzerinde kontrol sağlamak olduğu kısa sürede ortaya çıktı.
Suriye’de, nüfusun yoksulluk, açlık ve yaygın yıkım içinde olduğu ve yaşam standartlarının her geçen gün kötüleştiği bir zamanda, ABD güçleri IŞİD’le mücadele bahanesiyle doğuya doğru ilerledi. Deyr ez-Zor ve Haseke’deki geniş petrol altyapısının kontrolünü ele geçirdi ve Batılı şirketlerin çıkarı için petrol çıkarma faaliyetlerine devam etti.
Suriyeli yetkililer, ABD’nin her gün ülkeden 66.000 varilden fazla petrol kaçırdığını bildirdi. Suriye hükümetine göre bu yasadışı faaliyet, yıllık 19 milyar doları aşan bir ekonomik kayba yol açtı. Benzer bir örüntü de kaynak zengini Kerkük, Musul ve Basra eyaletlerinin IŞİD’in ortadan kaldırılması bahanesiyle yavaş yavaş Batılı firmaların dolaylı kontrolü altına alındığı Irak’ta yaşandı.
Bu dönemde, ExxonMobil ve BP gibi Amerikan ve İngiliz şirketleri, petrol çıkarma konusunda uzun vadeli sözleşmeler imzalayarak Irak’ın enerji sektöründeki hakimiyetlerini garantilediler. Bu arada ezilen Irak halkı, kendi doğal zenginliklerinden çok az veya hiç faydalanamadı. Dahası IŞİD’den geri kazanılan bölgelerdeki fosfat ve metal cevherlerinin çıkarılması için sözleşmeler Batılı şirketlere verildi; bu da Irak ekonomisini güçsüz, bağımlı ve etkili bir şekilde yabancı etkiye bağlı bırakan bir ekonomik model oluşturdu.
Libya da bu emperyal tasarımın kurbanı oldu. Muammer Kaddafi hükümetinin devrilmesinin ve IŞİD’in ani ve şüpheli bir şekilde ortaya çıkmasının ardından Batılı güçler (başta Fransa, İtalya ve ABD) askeri müdahale için bahane buldular. Bu ülkeler yalnızca Libya’nın petrol rezervleri üzerinde kontrol sağlamakla kalmadılar, aynı zamanda ülkenin güneyindeki altın madenlerinin ve paha biçilmez tarihi eserlerin yağmalanmasında da rol oynadılar. Libya’nın antik kültürel mirasını Avrupa pazarlarına kaçıran kapsamlı kaçakçılık operasyonlarına dair raporlar ortaya çıktı; hepsi de IŞİD’in finansal can damarlarını kesme bahanesiyle.
Bu düzenlenmiş krizin ardından geriye harap olmuş ülkeler, paramparça olmuş ekonomiler ve yağmalanmış kaynaklar kaldı. İslam düşmanları petrol, gaz, altın, fosfat ve kültürel hazinelerin çalınmasıyla zenginleştikçe, Müslüman dünyası harabelerle boğuşmak zorunda kaldı.
Bu durum, acı bir gerçeği ortaya koyuyor; IŞİD yalnızca haydut bir terörist grup değil, daha geniş bir sömürge girişiminde özenle kullanılan bir araçtır. Batı’nın İslam topraklarının uzun vadeli sömürüsüne ve sistematik yağmalanmasına kapı açmak için kullandığı stratejik bir araç ve teröre karşı savaş kisvesi altında süregelen bir trajedi…















































