Afgan Topraklarının Başka Bir Tarafa Karşı Kullanılmaması Doha Anlaşması’nın Bir Maddesidir; Bunun Şer’i İzahı Nedir? Üçüncü ve Son Bölüm

Ekber Cemal

Ancak, Hudeybiye Sulhu bağlamında bazı tarihsel işaretleri hatırlamak, meseleyi daha da netleştirecek ve kanıtlayacaktır…
Doha Anlaşması’ndaki mütareke şartına, sadece siyasi bir zorunluluk olarak değil de, Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) siretinin aynasından bakarsak, İslam’ın gerçek yayılışının ve genişlemesinin savaş meydanlarından çok barış zamanlarıyla bağlantılı olduğu güneş gibi açıkça görülür.

İslam tarihinin bu yönü, öğrenciler için şaşırtıcı ve öğretici bir nokta olmalıdır: “Yalnızca Hudeybiye Sulhu’nu takip eden iki yıl içinde İslam daveti, önceki on sekiz yıl boyunca, kanlı savaşlara rağmen elde edilemeyen bir genişleme ve yayılışa ulaşmıştır.” Bu tarihsel gerçeğin en büyük belgli kanıtı, Hudeybiye Sulhu zamanı ile Mekke Fethi zamanındaki Müslüman sayılarının karşılaştırılmasıdır…
İslam tarihi ve Peygamber’in sireti üzerine dikkatli bir inceleme, peygamberlik ilanından Hudeybiye Sulhu’ne kadar olan dönemin olağanüstü askeri ve siyasi dönüşümlerle dolu olduğunu ortaya koymaktadır. Mekke’de geçen on üç yıl boyunca, Müslümanlar en şiddetli zulüm ve ekonomik ambargoya maruz kalmalarına rağmensavaş izninden mahrumdular. Ancak Medine’ye hicretten ve resmi bir İslam devletinin temellerinin atılmasından sonra, “İslam vatanını savunmak” ve de fitne ve bozgunculuğu bastırmak için cihat emri verildi.

Hicretten Medine’ye ve hicretin altıncı yılına kadar olan dönemde gerçekleşen askeri seferlerin ayrıntıları hayret vericidir. Tahminlere göre, Hudeybiye Sulhu’na kadar meydana gelen gazve ve seriyye sayısı altmış ila yetmiş arasındadır. Bu seferlerden yaklaşık on dokuzu, Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bizzat kendisinin katıldığı gazvelerdir. Değerli sahabeler (Allah onlardan razı olsun) tarafından çeşitli bölgelere gönderilen seriyyelerin sayısı ise kırk ila elli arasındadır.
Bedir, Uhud ve Hendek gibi büyük savaşlar o dönemin hatıralarıdır. Müslümanlar, ortalama olarak her iki veya üç ayda bir savunma hamlesi veya askeri seferle karşı karşıya kalıyorlardı. Bu, uzun bir süre boyunca endişe, huzursuzluk ve sürekli bir savaş hali içinde yaşadıkları anlamına geliyor.

Bu tarihsel gerçekler, İslam davetini savaş koşullarında yaymanın ne kadar zor olduğunu gösteren önemli bir noktayı daha güçlendirmektedir. Biraz düşünün: Peygamberliğin başlangıcından hicrete kadar geçen on üç yıl, artı Hudeybiye Sulhu’na kadar geçen altı yıl, yani toplamda on sekiz yıl süren kesintisiz bir cihat ve altmıştan fazla askeri sefer boyunca, Hudeybiye Sulhu zamanında İslam ordusunun mevcudu bin beş yüz savaşçıyı geçmiyordu.
Ancak bu anlaşma sayesinde savaşın acılığı barışın kazanımlarına dönüştüğünde, Hudeybiye Sulhu’nu takip eden ve Mekke Fethi’ne kadar geçen iki yıl içinde İslam’a olan ilgi eşi benzeri görülmemiş bir düzeye ulaştı. Öyle ki Mekke Fethi sırasında İslam ordusunun sayısı on bin savaşçıyı aştı. Bu, barışın iki yılı boyunca Müslüman olanların sayısının, on sekiz yıl süren çatışma boyunca Müslüman olanların sayısının altı katı olduğu anlamına gelir.

Bu rakamlar, “barışın” İslam’ın fikri ve medeni yayılışında, hicret ile Hudeybiye Sulhu arasında meydana gelen onlarca savaştan çok daha etkili olduğunun açık bir kanıtıdır. Zira barış, insanlara huzur vermiş ve İslam’ın iktisadi, sosyal ve ahlaki sistemini yakından görme ve anlama fırsatı sunmuştur; bu ise savaşın gürültüsü ve kılıç şakırtıları arasında mümkün olmamıştır.
Dolayısıyla, başlangıçta ortaya koyduğumuz “İslam’da savaş geçici bir zorunluluk, barış ise insanların kurtuluş yolunu bulması için asli ve daimi hedeftir” ilkesi, burada haklılığını kanıtlamaktadır.

Bu nedenle, İmam İbn Şihab ez-Zühri ve Allame İbn Hişam gibi büyük tarihçiler şöyle der: “İslam tarihinde Hudeybiye Sulhu’ndan daha büyük bir fetih olmamıştır. Zira kılıçlar kınlarına girdiğinde insanlara yakınlaşma, diyalog kurma, İslam’ın hayat sistemini dinleme ve anlama fırsatı doğmuş, her akıl sahibi onun gerçekliğine ikna olmuştur.”
Bu barış döneminin ve fikri üstünlüğünün meyvelerinden biri de, Halid b. Velid ve Amr b. As (Allah onlardan razı olsun) gibi dahi şahsiyetlerin ve İslam’a yıllarca karşı çıkan büyük Arap akıllarının, bu düzenin ahlaki ve medeni güzelliğini gördükten sonra İslam’a girmeleridir.
Kuran-ı Kerim bu sulhu “apaçık bir fetih” olarak nitelendirmiştir; çünkü o, sadece toprak fethetmenin değil, kalpleri kazanmanın başlangıcıydı. Mekke müşrikleri ve diğer kabileler, Müslümanları “savaşan bir grup” olmaktan çok, “örgütlü bir devlet” ve “yüce bir medeniyet” olarak gördüklerinde, zihinlerindeki önyargı putları yıkıldı. Böylece insanlık, cehennemden cennete kurtuluş yolculuğuna başlayabildi.
Buna dayanarak yukarıda bahsedilen rakamlar, barış zamanının İslam’ı yaymak için savaş zamanından daha uygun olduğunun doğru bir tanığıdır. Zira barış, “isabetli akıllara” tefekkür ve tedebbür imkanı tanır ve devlet, ahlaki ve ekonomik güçle, barutla başarılamayacak bir devrim sağlayabilir.

Exit mobile version